Aşk Hikayeleri Hikaye 

On İki (4.Bölüm)

Gece yarısı yaklaşıyordu ve kulağına gelen sesler ile adam saniyelerin ilerleyişinden kaynaklanan sesi duyamıyordu. Bir hışırtı olan bu ses gittikçe artmaya başlıyordu. Yanmayan sokak lambaları yüzünden etraf karanlıktı ki bu durum adamı korkutmaya başlamıştı. Yaklaşan hışırtıya dayanamayan adam hemen ayağa kalktı ve mor salıncağa sarıldı. Koruması gereken bir ufaklığı ve sevdiği vardı. Sesler gitgide artarken aniden ayağına bir şey çarptı. Yere doğru baktı ve bir kumru gördü. Kanadı kırıktı ve öyle bir bakıyordu ki adama sanki “Beni öldür” der gibiydi. Saniyeleri unutmuştu adam. Kumru ise adamın ayağını yastık niyetine kullandı. Şansa bak ki sevdiğinin en fazla hoşlandığı kuş türü kumruydu. Çünkü kumrular kuluçkada iken bir saldırıya uğrarsa bir daha oraya gelmezdi.

Nasıl bir hayat bu diye düşündü adam on iki dakika boyunca. Önce sevdiği gidiyor elinden sonra ufaklığı sonra bu yaşanılanlar ardından ise kanadı kırık bir kumru. Kumrunun gözlerinde sevdiğini görüyor adam. Hemen cebindeki bez parçasını çıkarıyor ve başlıyor kuşun kanadını sarmaya. Kumru bir damla gözyaşı döküyor adamın serçe parmağına. Kanadı kırık kumru, hayatı kırık kumruya dönüşüveriyor. Elinde nefessiz kalıyor zavallı kumru. Şimdi ne yapmalıydı adam? Bir kumruyu bile yaşatamadı. Yerden bir taş çıkarıyor ve kuşun uyuduğu o serçe parmağa taşla vurmaya başlıyor. Etraf kan içinde. İlk defa bir canlının gözünde sevdiğini görüyor ve o da elinde ölüyordu.

Kendini yalnız hisseden adam bir sesle daha fırladı yerinden. Gelen kimdi? Etrafına bakarken ayak parmağının acısı gözlerinden belli oluyordu. Uzaklardan birisini gördü ama tanıyamadı. Gözlerindeki acı o kadar büyüktü ki kör olma duygusunu tatmıştı adam. Gelen bir kadındı. Onu hep izleyen kadın vardı ya işte o. Dizini kırıp oturdu kadın, ne olduğunu anlamadan sarıldı adama. Çantasını açtı hemen ilk yardım uyguladı adamın parmağına. Ancak çok büyük ihtimalle yara kapanmayacaktı. Şimdiden yara iltihap tutmaya başlamıştı. İstediği buydu zaten ölmek için bir yol arıyordu. Artık bir anlamı kalmamıştı yaşamın.

Kadın saatlerce durdu adamın yanında. Adam toprakla oyun oynuyor kadın ise adamı izliyordu; paltosu kırmızıya dönen adamı. Neler oluyordu? Kimse bilmiyor. On iki defa sordu kadın “Niye buradasın?”. Cevap suskunluk.

Zaman ilerledikçe adamın kendine tanıdığı süre de gittikçe azalmaktaydı. Saati gece yarısını gösteriyordu. Tam zamanıydı her şeyin. Ayağa kalktı -çok zor olsa da- yürüdü. Bu sefer adımlarına ağır bile denilmiyordu. Geçtiği sokakların hepsinde sevdiğinin ismi yazılıydı. Ufaklık ise zaten sevdiğindeydi.

Nihayet varması gereken yere vardı on iki saat olmuştu adım atmaya başlamalı. Dinlene dinlene bir zamanlar yaktığı eve yürümüştü adam. Her şeyin sonu gelmişti. Gözleri ise yeni yeni tekrardan görebiliyordu. Eve yetişti önce kendine kuru bir yer bulup diz çöktü oracıkta. Arkasında ise on yedi adam on iki adım mesafelik uzaklıkta onu takip ediyordu. Dizlerinin üzerine çöken adam yanan evden geriye kalan bir fotoğraf buldu. Ufaklığa sarıldığı ilk fotoğrafı.

Bir acı, derin bir acı hissetti adam, böbreğinde. Arkasından gelenlerden on ikincisi ufacık bir çakı saplamıştı adama. Adam sevdiğini kaybettikten sonra ilk defa birisi ile hatta yüzüne bakarak konuşabildi. Ne istiyordu hayat ondan. Uçurumun dibinde olan adam yaralı bir halde yürümeye devam etti. Artık aşağı bakabilmek bir cesaret isterdi. Bakabildi…

Kim bilir bizim acılarımızı bizden gayrı? Bir ölüm bekçisi mi?


Ali Karasürmeli
BİR DELİ ŞAİR

Burayıda Beğenebilirsiniz

Yorum Yap