Aşk Hikayeleri Hikaye 

On İki (1.Bölüm)

Güneş gözlerini yeni yeni kaşıyordu. Kuşların cıvıltıları tüm sokağı uyandırmak için yeterliydi. Ufacık veletler sabahın köründe seksek oynuyordu. Bu güzel manzara karşısında kim aşık olmazdı ki? Tanıyorum, bir adam vardı. Ufacık bir evi bile olmadığı için her gün bir salıncakta uyanıyordu. Yanına bir çocuk hayali alıp saatlerce onu izler, onunla konuşur sonra mavi renkli salıncakta kendisi mor salıncakta ise çocuk uyurdu. Bir türlü mutlu olamıyordu. Zira neden mutlu olabilsin. Evini kaybetti üç gün önce. Nasıl mı? Tüm anılardan kurtulmak için yaktı evini. Zaten bir hafta kadar öncesinde o ev fiili olarak yanmasa da yanmıştı. Şimdi kimsesizlik kuyusuna bir taş attı. O kadar derindi ki attığı taşın sesi on iki dakika sonra geldi kulağına. Bir bir kaybediyordu her şeyi önce sevdiği kadını kaybetti, daha sonra bir umutla kadının bedeninde bir hayatın yaşaması için saatlerce dua etti uyumadan. Ama…

Bir gün sokakta sevdi onu, bir gün bir parmakta ya da ufacık bir kanepede. Görmediği bir ufaklığı sevdi adam. O kadar ufaktı ki hayat denilen ağacın dalını kavrayamadı. Bir ilkbahar mevsiminde demek ki ağaçlar sadece yapraklara hayat veriyordu. Bunu zor anladı adam. Artık sonbaharı sever oldu.

Saniyeleri saat zannediyordu adam, yanındaki çocukla. Görenler dilenci zannediyordu ve eline üç beş kuruş sıkıştırıyordu. Oysa çok zengindi. Evini yakabilecek kadar hatta… Ama kimse bilmezdi bunu. Çünkü herkes elini cebine atar ağzını kapalı tutardı. Acırdı görünce ama dokunamazdı çünkü pasaklı elbiseler vardı üzerinde. O evi yaktığı günden beri atamıyordu elbisesini. O siyah paltosu kaldırım taşlarının rengini içine çekmişti. Anılardan kurtulmak istese de bunu atmak istemiyordu. Neden?

Oysa tam bir hafta önce sabah bir öpücükle uyandı sevdiği. Sonra sevdiğinin o şiş karnını okşadı. İçeriden gelen sesler hâlâ kulağındaydı adamın. Ardından o altın kaplamalı masada kendisi hazırladı kahvaltıyı, sevdiğine ve doğmamış çocuğuna. Sarılmalar bir yana ama sarılmanın kokusunu bile o koskocaman eve sığmamıştı. On iki gündür bu anı bekliyordu adam. On iki gün önce sevdiği kadınla çıkacağı tatilin hülyası gerçek oluyordu bugün. Ya da olamayacaktı. Yukarı çıktı ve o çok sevdiği siyah paltosunu sevdiğinin dolabından çekip hızlıca giyindi. Hava soğuktu, ilkbaharın ilk günleri, sonbaharın son haykırışlarıydı, yaza çok vardı, kış ise çoktan yok olmuştu. Ama mevsimler bile bizi yansıtır oldu. Ya da şöyle mi demeli acaba? “Biz nasılsak mevsimi öyle zannettik.”

Ah şu zaman kavramı. Kim yarattı? Bu acı yetmez miydi adama? Kimisi üzülürdü adamın yanında parkın etrafında oturarak. Ağlardı kimisi; sevgilisi terk etmiş; elini tutmamış; kendisine küfür etmiş; onu kırmış… Kimse görmezdi adamı sadece bir dilenci zannederdi. Ufacık bir para ver ve önüne bak felsefesi hakimdi adamın on iki metrelik çevresinde.

Bir saati vardı adamın, kolundan hiç çıkarmazdı. Görenler çalmış zannediyordu, ihtişama sahip saati. Onsuz geçen günleri sadece bu saatle biliyordu oysa. Üstelik kim vermişti bu saati ona? Onun üzerinden geçen bir haftayı sadece bu saatle biliyordu. Zira saate bakmak istemese de ne zaman yok olacağını hesaplamalıydı.

Bir gün bir kadın geçmişti adamın yanından koşa koşa. Yağmurlu bir hava olduğu için kayıp düşmüştü. İlk defa salıncaktan sonra birisi dokunmuştu ona. Özür dileyip kalkıp gitti. Ama gitmemiş.

Hep tek bir cümle çıkardı adamın ağzından. “Mor salıncakta o ufaklıkla ne kadar güzel sallanırdın.”

Ali Karasürmeli

BİR DELİ ŞAİR

Burayıda Beğenebilirsiniz

Yorum Yap