alien_worker_skyscraper_smHikaye 

IRGAT ÜNİVERSİTESİ-BÖLÜM 1-2

1

Asık suratlı bekçi derme çatma yapılmış kulübenin önünde, delikanlıyı süzüyordu. Bir yandan karşısında dikelmiş delikanlının haline acıyor diğer yandanda kin kusuyordu. Son zamanlarda şantiyede işe başlayan üniversite mezunlarının sayısının artması, kendi işini kaybedeceği korkusunu yaşatıyordu. Büyük Patron Şevket Bey, ucuza çalıştırıp sigortalarını dahi yatırmadığı üniversite mezunlarına ilgi göstermesi, asık suratlı bekçi için hayra alamet değildi.
İnşallah bu seferki başlamaz, dedi içinden. Ancak esmer benizli delikanlının işe başlaması, iki yüzü de tura olan bir paranın tura gelme olasılığı gibiydi. Her gün üç dört tane üniversite mezunu iş için şantiyenin kapısına gelir, hiçbiri de geri çevrilmez, formaliteden bir kağıt doldurulur, kafaya sarı baret, ayağa da iş ayakkabısı geçirilir doğruca şantiyenin tozlu koridorlarına gönderilirdi. Büyük Patron Şevket Bey, ilk günden çekip gitmeyen üniversite mezunlarını epeyce sever, iltifat eder ancak maddi açıdan teşekkür etmezdi. Sadece enselerine dokunur aslan parçaları, der geçerdi.
Daha ilk günden şantiyeye dayanamayanlara ise kan kusardı. Size iyilik yapanda kabahat, gitmek istiyorsanız gidin, gidinde masa başı iş bulun, der bağırır çağırır sonra da susardı. Bazen şantiyeye dayanamayan üniversite mezunlarının çekip gitmesi, bahse giren işçilere ek gelir kapısı oluştururdu. Kuşkusuz en çok bahis oynayan işçiler, asık suratlı bekçi ve onun mesai arkadaşı sol kaşının üstündeki kocaman beniyle dikkat çeken Kalender’di
Asık suratlı bekçi gözleriyle, esmer benizli delikanlıyı tekrar süzdükten sonra Kalender’in kulağına eğilerek fısıldadı,
“Var mısın bir bahse daha?”
“Gene alırım on liranı, demedi deme.”
“Nah alırsın.”
“O niyeymiş?”
“Bu sefer ben kazanacağım.”
“Bekleyelim görelim. Kaç gün diyorsun?”
“Üç gün içinde çeker gider diyorum.”
“Ben de üç gün içinde gitmez diyorum.”
“Anlaştık, on lirasına değil mi?”
“On lirasına. Sen hazırla şimdiden paranı.”
“O neden?”
“Baksana şu adamın suratına. Ezilmiş zamanında belli. Çekiçle kafasına vursan gene çekip gitmez.”
“Bekleyip görelim.”
“Görelim” dedi geçiştirdi.
Kendisini tek tük gösteren güneş kara bulutlara teslim olup yağmur çilenmeye başlayınca iki bekçi de derme çatma yapılmış kulübeye girerek elektrikli sobalarını gizliden çalıştırdı. Vardı ki bir bildikleri gizliden ısınmaya çalışıyordu. On aydır bu şantiyede çalışırken öğrendikleri iki şey vardı: Birincisi Şevket Bey’in tasarruf politikalarını sorgulamadan gerçekleştirmek, ikincisi şantiye kartı olmadan kimseyi kapıdan içeri almamaktı. İkinci maddeyi bundan birkaç hafta önce ihlal etmişlerdi. İşçi kılığında kapıdan giren birini, şantiye kartını kontrol etmeden içeri salıvermişlerdi. Meğerse adam en usta hırsızlardan biri çıkıp, çuvala doldurduğu matkapları sırtlayarak soluğu Mısır Çarşısı’nda almıştı. Bu olay üzerine Şevket Bey köpürmüş, tıslamış, sövüp saydıktan sonra iki bekçinin de maaşından kesinti yapmıştı. İki bekçinin de sütten ağzı yanmıştı bir kere, bundan sonra yoğurdu hatta peyniri bile üfleyerek yiyeceklerdi.
Yağmur biraz hızlanınca, ıslanmaya başlayan delikanlıya el işareti yapan asık suratlı bekçi yeşil brandanın altına geçmesini söyledi. Elleri cebinde bekleyen delikanlı vakit kaybetmeden brandanın altına geçip tane tane yağan yağmurun seyrine durdu. Tam karşısından esen rüzgar, yağmurdan bir parça taşıyor önce cilalanmış kundurasını ardından el bileklerini ve sararmış yüzünü damla damla ıslatıyordu. Belki de rüzgar, delikanlının yüzünü yıkamadığını fark edip üzerine düşen vazifeyi gerçekleştiriyordu.
Delikanlı iyiden iyiye nemlenen yüzünü elinin tersiyle sildikten sonra saatini kontrol etti. Sekiz çeyreği geçiyordu. Görünürde ne ustabaşı ne de formen vardı. İşe başlayabilmesi için ikisinden biriyle görüşmesi ve onaylarını alması gerekiyordu. Beklemesine beklerdi ama şiddetini gittikçe artıran rüzgar, delikanlının düşüncelerine de etki etmeye başladı. Evine dönmek istedi. İneklerin borcu olmasa dönerdide.
İki ay önce kasabada ailesiyle birlikte baktığı üç inekte hastalığa yakalanıp telef olmuş, iki tona yakın et toprakla buluşmuştu. Sağ olsun Amcaoğlu Kahraman vakit kaybetmeden üç ineğinin yularından tuttuğu gibi getirmişti. Başlarda para da istememişti. İnekler buzağı vermeye başlayınca yavaş yavaş ödersiniz, demişti. Demişti demesine ama benzine amansız zam gelince paraya sıkışmış, boynu bükük istemek zorunda kalmıştı. Amcaoğlu Kahraman’ı mahcup etmemek için yüksek lisans hazırlığını yarıda kesmiş, şantiyenin yolunu tutmuştu. Yetmişine merdiven dayamış annesi gitme konu komşuya gider borcu öderim, demesine rağmen kahverengi valizini sırtladığı gibi yollara düşmüştü.
Canım annem, dedi içinden delikanlı kundurasına sıçrayan çamuru temizlemeye çalışırken. Yaşımı hep yedi olarak görürsün, korunaksız ve yardıma muhtaç, ağlamaklı ve kanı hızlı akan. Bir türlü büyüdüğümü kabul etmezsin. Büyüdüm anne, artık çam ağacının kabuğundan oyuncak yapmıyorum kendime daha zahmetlisini yapıyorum, ağaran saç telimden bir imparatorluk kuruyorum, dedi ve annesinin kırışmış yüzünü gözlerinin önüne getirdi. Biraz tebessümle yoğrulmuş özlemini yansıttı.
Kulübenin içerisinde yeni yeni ısınmaya başlayan bekçilerin bir gözü delikanlının üzerinde diğer gözüyse şantiye kapısının üzerindeydi. Şevket Bey’in yardakçıları Formen Hasan ile Ustabaşı Niyazi’nin geldiklerini gördükleri vakit elektrikli sobayı kapatacak, üzerine ise eski bir çul atıp saklayacaklardı.
Asık suratlı bekçi konuştu,
“Niyazi’yi geçte Formen Hasan görür görmez yetiştirir Şevket Bey’e.”
“Yetiştirir ki hem de koşarak yetiştirir.”
“İnsafsız insafsız, Hatçe gibi aynı.”
“Yine mi aranız bozuldu?”
“Bozulmaz mı, yine kavga ettik.”
“Bu seferki niye?”
“Her zamanki konu. Dün biraz canım istedi, gel yanıma, dedim.”
“Yok mu dedi?”
“Yok dedi. Başım ağrıyor, dedi. Kıçını devirip yattı. ”
“Sana elli kere dedim, Rüstem Ağabey’in yanına git. Derdini hemen çözer. Benimki de aynısını yapıyordu, dayanamadım Rüstem Ağabey’in yanına gittim. Böyle böyle dedim.”
“O ne dedi?”
“Ne diyecek, bir şişe verdi. Bunu hanımının yemeğine koy dedi.”
“Ne vardı ki şişede?”
“Ben bilmem. Ne varsa ilaç gibi geldi. O gün bu gündür her gece hanımla köşe kapmaca oynarız.”
“Deme lan Kalender. Bende mesai bitimi gideyim bir. Çözsün derdimi. Çözer değil mi?”
“Çözer çözer. Derdini çözer ama, Hatçe de sende derman bırakmaz.”
“Bırakmasın, bırakmasın be. Yetti artık canıma. Harama mı gidelim yani. Avrat kısmı değilmi hepsi aynı. Çamaşır suyu bitti herif para ver, makarna bulgur gitti herif para ver, eski çorap canıma yetti herif para ver. Habire istiyor ama iş vermeye gelince on demeden uyuyor.”
“Sen bir Rüstem Ağabey’e git”
“Gide.. Ulan sobayı, sobayı kapat! Çulu at hemen Hasan geliyor!”
“Rahat ol. Baksana nasılda sallanıyor. Yine geceden kalmış belli. Burnunun ucunu göremiyor, sobayı mı görecek?”
“Hasan bu, ne olur ne olmaz.”
“E hadi dışarı çıkalım da sabah sabah narasını yemeyelim.”
Formen Hasan kulübenin önüne gelene kadar iki bekçi el pençe olmuş, sıraya durmuştu. Kikirdediler, Formen Hasan’ın bekçi kulübesi yerine konteynır tuvalete doğru yöneldiğini görünce asık suratlı bekçi seslendi.
“Hasan Bey! Bir genç sizi görmek istiyor. Bu tarafa efendim.”
Kalender mesai arkadaşını dürttü. Ne diye seslendin dolanıp duraydı ya Ferhat gibi.
“Amaan gelip gitsin de sobanın başına geçelim, kıçım dondun iki dakikada.”
Geliyorum manasında el sallayan Formen Hasan gözlerini kısa kısa kulübenin önüne doğru ilerlemeye başladı. Delikanlı bir kikirdeyen bekçilere bakıyor, bir Formen Hasan’ın su çukurlarına basa basa ilerlemesine bakıyor neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Otuz metrelik mesafeyi iki buçuk dakikada zar zor gelen Formen Hasan, elleriyle şakaklarını ovaladıktan sonra delikanlıya dönerek sordu.
“Şevket Bey’in tanıdığı mısın?”
“Şevket Bey?”
“Bu şantiyenin sahibi.”
“Hayır ağabey tanımıyorum.”
“Ustabaşı Niyazi’yi tanıyor musun?”
“Hayır ağabey onu da tanımıyorum.”
“Ya beni, beni tanıyor musun?”
Dudağını şaklatan delikanlı başını sağa sola sallayıp hayır, demekle yetindi.
“Ne diye geldin o halde buraya?”
“İş için ağabey, bir arkadaşım önerdi. İhtiyacın olduğunu söyle hemen alırlar, dedi.”
“Senin ihtiyacın var mı?”
“Var ağabey.”
“Pekala şantiyenin ihtiyacı var mı?”
“Var mı?”
“Yok. Zibil gibi işçi var zaten. Her geleni işe alacak olursak. Hem söyle bakalım sen ne iş yaparsın?”
Derin bir nefes alıp göğsünü geren delikanlı, öğrenim gördüğü fakültenin gururunu yansıtabilmek için tok bir ses çıkararak konuştu.
“Hititologum ben. Hititoloji bölümünü bitirdim.” Dedi ve tanrıya şükretti. Olur olmadık yerde bazen kekeler, iki lafı bir araya getirene kadar akla karayı seçerdi. Neyse ki bugün şanslı günündeydi.
“Bu dediğin şey ne yapar ne eder?”
“Hitit tarihi ve bilimi üzerine araştırmalar yapar. Sosyolojik ve teknolojik açıdan Hitit Devleti’ni değerlendirir. Kısacası bu.”
“Canım en başından söylesene bunu. Bizim şantiyede çalışan işçilerin çoğu zaten Hititlidir. Hatta Büyük Patron Şevket Bey Hititlerin önde gidenidir.”
Yanında dikilen iki bekçiyi göstererek,
“Ama bunlar ititlidir. Sobayı yakmayın, deriz yakarlar. Dürzüler sanki görmedik. Bir de gizlemeye çalışırsınız. Şevket Bey’e söyleyimde görün siz.”
“Aman Hasan Bey, biz onu şey için yakmıştık. Şey için. Konuşsana Kalender hani sen…”
“Çevir kazı yanmasın. Bırak palavrayı. Elektrikli soba yanmayacak demedim mi ben?”
“Dediniz.”
“Söyleyim mi Şevket Bey’e?”
“Aman Hasan Bey, söylemeyin. Söz bir daha yakmayız. Erkek sözü.”
“Sahi mi? Güveneyim mi size?”
“Güvenin, bir daha yakmak yok.”
“Ver o halde de bir sigara sözünü mühürleyelim.”
Asık suratlı bekçi cebinden çıkardığı sigara paketini istemeye istemeye Formen Hasan’a uzattı. İki tekle kurtulacağını düşündü ama yanıldı. Paketi avuçlayan Formen Hasan yıldırım hızıyla cebine indirdi. Sonra da delikanlıya döndü.
“Demek Hititoloji.”
“Evet Ağabey”
“Beni iyi dinle. Normalde elektrik, su veya sıva işinden anlamayanı değil işe almak şu kapıdan içeri sokmam. Ama seni sevdim. İşi öğrenene kadar beş yüz lira aylığı kabul edersen, yazayım ismini hemen başla. He, ne dersin kabul eder misin?”
“Öğrendikten sonra ne kadar alacağım?”
“Hele bir öğren orasını sonra düşünürüz. Merak etme sen Şevket Bey kimsenin hakkını yemez. Azını vermez fazlasını verir.”
Koskoca Hititoloji Bölümü’nü bitirdim sıva, elektrik, su işinimi öğrenemeyeceğim deyip hemencecik kabul etti.
“İyi, öyleyse düş peşime seni bir ustanın yanına verelim.” dedi, inceden iki bekçiye bakış fırlattıktan sonra şantiyenin dar kapısından içeri girdi. Asık suratlı bekçi, Formen Hasan’ın arkasından sövüp sayarken, mesai arkadaşı Kalender de kıs kıs gülmeye devam ediyordu. Sabah sabah olan asık suratlı bekçinin yeni aldığı sigarasına olmuştu Formen Hasan’ın sarhoş numarası yaptığını giden bir paket sigarasıyla anlamıştı. Numaracı Hasan, deyip kulübenin içerisine girdi, ardından da ısınmaya kaldığı yerden devam etti.
Formen Hasan şantiyenin tozlu koridorlarında fırtına gibi ilerlerken delikanlı da onun peşi sıra gidiyordu. Elindeki kahverengi valiziyle. İçinde birkaç çamaşır, pantolon, kazak, iki tane de kitap vardı. Her gece elinden düşmeyen kitaplar, Hitit tarihine ışık tutan arkeolojik kazıları anlatan kitaplar. Evdeyken çayını demler, annesinin yaptığı kömbeleri tabağa koyar, eski divanlarına uzanır, ayracın olduğu sayfayı açıp rahat rahat okurdu. Şu şantiyeye adımını attı andan itibaren tek dileği, akşamları kitap okuyacak uygun ortamın bulunmasıydı. Okumak zorundaydı. Hitit tarihinin her şeyini öğrenmek, yüksek lisans için hazır olmak zorundaydı.
Uzunca koridoru geçip merdivenlerden inmeye başlayan Formen Hasan, delikanlının geride kaldığını görünce parmaklarını şaklatıp bana yetiş, dedi. Delikanlı dizlerine çarpıp hızını yavaşlatan kahverengi çantayı sırtına aldığı gibi hızlandı. Birkaç saniye içinde de yetişti.
“Beni nerede çalıştıracaksın ağabey?”
“Hiç çivi çaktın mı?”
“Çok değil ama, evet çaktım. Bizim evimizin önünde ufak tefek bir çardak var. Her kış suyu görünce orası burası dağılır. Bende tamir ederim. Paslanmış çivileri söker, yenilerini çakarım.”
“Aferin, aferin. Ya hiç kürek salladın mı?”
“Evet ağabey onu da yaptım. Bizim ineklerin gübresini satmak için çuvallara doldururum. Belki harç kadar ağır olmaz ama kürek tutmanın inceliklerini bilirim.”
“Güzel şok güzel. Ya mala vurdun mu hiç?”
Bıyıkaltı gülümseyen delikanlı, Formen Hasan’ın şaka yaptığını düşündü. Yok, dedi.
“Daha kısmet olmadı.”
“Demek mala vurmadın. Hiç mi vurmadın?”
“Hayır ağabey hiç vurmadım.”
“Eline de mi almadın?”
“Anlamadım.” dedi esmere çalan ten rengi birden kırmızılaştı.
“Endişe etme, depoya hayırlısıyla bir gidelim, eline veririm en azından almadım demezsin.”
Delikanlı, Formen Hasan’ın gerçekten şaka yapıp yapmadığını anlayabilmek için çaktırmadan yüzüne baktı. Gülmüyordu Hasan. Yüzünde ufak bir tebessüm kırıntısı bile yoktu. Hayırdır inşallah, dedi. Merdivenlerden iki kat daha aşağı indikten sonra tedirgin olmaya başladı. Vardıkları genişçe alan kapalı otoparkları andırıyordu. Duvar diplerine asılmış birkaç tane sarı ampul genişçe alanı zar zor aydınlatıyor, az ilerideki su varillerini kilolu bir insan silueti gibi gösteriyordu. Adımlarını yavaşlattı. Gözlerini dört açtı. Formen Hasan’ın hemen köşedeki odaya girdiğini görünce, arkasına baktı. Kararsızdı. Sonuçta tipi tekin olmayan bu adamı on dakikadır tanıyordu. Dönsemmi dönmesemmi ikileminde gidip gelirken, yapabilecek başka seçenek olmadığını düşündü. Gitmeliydi. Öyle de yaptı. Cesaretini topladı, Formen Hasan’ın girdiği odaya yavaş adımlarla girdi. Dışarının loş ışığına göre, depo diye tabir edilen yer daha aydınlıktı. El feneri görmüş tavşan gibi dondu kaldı. Kahverengi gözleri ışığa alışmaya başlayınca etrafa bakınmaya başladı.
Çimento lekeleriyle kaplı el arabaları ve kürekler, kutu kutu parlak çiviler, matkaplar ve renk renk vidalar gelişi güzel şekilde raflara koyulmuştu. Oda, dışarıdan görüldüğü gibi değildi, epeyce genişti. Çok fazla inşaat malzemesi vardı. En çok şaşırdığı nokta ise bu odanın sadece depo olmayışı, aynı zamanda yatakhane olmasıydı. Odanın orta kısmına kurulmuş ranzalar, askeri koğuşu andırır düzeydeydi. Tek farkı, hiçbir yatağın derli toplu olmayışıydı. Ranzalara göz gezdirmeye devam ederken, odun sobasının hemen yanında hala uyuyan adama dikkat etti. Yüzünü pek seçemiyordu ama, her nefes alıp verdiğinde kocaman göbeği, yanardağ ağzı gibi inip kalkıyordu. Belli ki epeyce cüsseli biriydi.
Uyan, dedi Formen Hasan. “Uyansana be!”
Şişko adam uyanmak yerine garez yapar gibi horultusunu daha fazla çıkarır oldu. Aksırıp tıksırdı sonrada yan dönüp elini başının altına koydu.
“Uyan ulan, Şevket Bey seni sorup duruyor!”
Şevket Bey’in adını duyar duymaz, yatağından fırladı. Fırladı ama gözleri yerine ağzını açmaya çalışıyor, Şevket Bey gece şantiyeyi dolaştım da ondan şey etmişim, demeye çalışıyordu. Uykusu yavaş yavaş dağıldığında gözleri yerine ağzını açtığını fark edip kızaran gözlerini açıp Formen Hasan’a baktı.
“Yine mii numara Hasan?”
“Seni kovalasın Hasan.”
“Yatıyordum ne güzel, ne diye kaldırdın?”
“Zevkimden değil herhalde. Yeni eleman geldi, hangi ustanın yanına verelim?”
“Sordun mu çivi çakmış mı, kürek sallamış mı, mala vurmuş mu?”
“Sordum sordum. Her bir şeyi yapmış lakin mala vurmamış.”
“Eline de mi almamış?”
“Almamış.”
“O zaman durum vahim, mala vurmayan şantiyeye alınır mı hiç.”
“Alınmaz ya alınmaz da, çabuk öğrenirim dedi. Fitiloji bölümünden mi ne mezunmuş.
“Fitiloji ne ki?”
“Canım, fitil yerleştirmek için bölüm açmışlar işte.” dedi sonrada delikanlıya göz kırptı. Belli ki şişko adamı oyuna getirmeye çalışıyordu.
“Üniversitelerde boş bölümlerin açıldığını duymuştum ama bu kadarını da duymamıştım. Demek fitil yerleştirmek için üniversite bitirmek lazımmış he?”
Delikanlı daha fazla dayanamayıp yanlışlığı düzeltmeye çalışmak için konuşur,
“Hayır efendim fitiloji değil. Hit-hit-hit-hit-it-it-it-it-it-it-it-it-to-to-to-to-to…”
Formen Hasan,
“Totoya itecekmişiz.” Dedi bıyık atı güldü.
“Ulan bu yaşımıza kadar sanki biz ağızdan mı alıyorduk?”
“Gündüz ustayı bildin mi?”
“Koca kafalıyı demiyor musun?”
Delikanlı,
“To-to-to-to-to-to-lo-lo-lo-lo-lo-lo…”
“Evet koca kafalıyı diyorum.”
“Ne olmuş ona?”
“Geçen hafta, ayıptır söylemesi kabız olunca iki fitili suyla yutuverdi.”
“Deme ulan vay ayı. Ağızdan fitil mi alınırmış be.”
“Alan çok.”
“Hele ondan fakültelerde ders veriyorlar. Gündüz gibi ayılara öğretmek için.”
“Tabi ya.”
Delikanlı önce kendine sövdü saydı, daha sonra olur olmadık yerde baş gösteren, çocukluğundan beri rahatsız edip duran illet kekeme hastalığını icat edene. Sustu kaldı. Gözleri Formen Hasan’ın üzerindeydi. Formen Hasan halinden memnun şekilde delikanlının kekemeliğinden yararlanıp Ustabaşı Niyazi’yle maytabını geçmişti.
Ustabaşı Niyazi,
“Sen şimdi fitili boş ver de mala vurdur delikanlıya. Şurada harç olacak. İyi sallarsa Kamuran ustanın yanına ver”
“İyi hatırlattın.”
Aman, dedi delikanlı nasıl bir yere düştük. Ne vurması ne sallaması tövbe tövbe. Nasıl bir yere düştük, parası da batsın pulu da, dedi. Tedirginliği arttı. Korktu. Titrek gözlerle Formen Hasan’ın raflara yönelişini izledi. Formen Hasan önce eğilip alt raftan bir şey aldı, sonra da sallamaya başladı. Arkası dönüktü. Delikanlı, ne salladığını göremiyor sadece tahmin ediyordu.
“Yahu bunun sapı yumşamış. En son kim kullandı ola. Baksana kafası yerinde durmuyor. Ulan elli keremi diyeceğim, her elinize aldığınızda kontrol edin, diye. Anlamazlar ki nereden anlayacaklar medeniyetten uzak öküzler.”
“Bırak şimdi yumuşaklığını ver eline de sallasın. Salladıkça sertleşir nasılsa.”
Doğru dersin, dedi ve arkasını dönüp elindeki malayı delikanlıya uzattı.
“Şurada harç var, duvara salla bakalım. İyi sallarsan Sıvacı Kamuran Usta’nın yanına gidersin, ama beceremezsen Elektrikçi Rasim Usta’nın yanına gidersin. Demedi deme Rasim kaçığının yanına gitmek istemezsin.”
Delikanlı kirli malayı görünce derin bir nefes alıp verdi. Başından beri yanlış anladığı mala vurma muhabbeti, tebessüm etmesine neden oldu. Çantasını sırtından indirip bir ranzanın üzerine bırakır bırakmaz malayı aldı, köşedeki harcın başına geçti. Bir doldurdu iki doldurdu başladı sıvasız duvara vurmaya. Bir vurdu iki vurdu. Her vuruşunda önce duvara yapışan harç daha sonra yere düşüyordu. Formen Hasan dayanamadı konuştu.
“Daha hızlı, daha hızlı vur ulan.”
“İyi mi ağabey böyle?”
“Daha hızlı, daha güçlü vur. Tuğlaların arasına arasına vur.”
“Arasına arasına tamam.”
“Bak içine girmiyor, dışına taşıyor.”
“Tutturamıyorum ağabey bir türlü. Dışına taşıyor”
“Bırak ulan, bırak malayı elinden çekil kenara. Beni izle.”
Eline aldığı malayı bir salladı iki salladı yerdeki harç bitene kadar uğraştı. Kan ter içinde kaldı. Yerdeki son harç kırıntısını da sıyırıp tuğlanın üzerine yapıştırdı. Bak aslanım, dedi.
“İşte mala böyle vurulur.”
“Aman ağabey, mala vurmak hiç bana göre değilmiş. Kolum koptu iki vurmaya.”
“Ee her şantiyeye gelen mala vursaydı, kabloları kuşlar döşerdi. Çık bakalım üçüncü kata. Orada Rasim Usta var. Rasim Usta ben yeni başladım, senin yeni çırağınım, de. Başla çalışmaya.”
“Sağ olasın ağabey hemen gidiyorum.”
“Dur ulan!”
“Ne oldu ağabey?”
“Getirmedin mi baret, ayakkabı ve iş önlüğü?”
“Yok ağabey getirmedim. Bana buradan verirler dendi.”
“Oldu, çorabını da verelim mi? Deniz mi sandın burayı? Her gelene kıyafet ayarlayacak olsak şantiye nasıl kazanacak? Ya Şevket Bey, o nasıl kazanacak?”
“Ne yapacağım ağabey o zaman, nereden alacağım bareti ve diğerlerini?”
“Ne yapacağımı var. Gene yardım edeceğim sana. Vallah cennetliğim cennetlik!”
Ranzasında oturmuş Ustabaşı Niyazi araya girdi,
“Değerini bil aslanım. Bu Hasan var ya Hasan. İş kıyafeti getirmeyenin kıçına iki tekme atar. Hadi yallah der, kovar şantiyeden. Belli ki sevmiş seni.”
“Sağ olsun ağabey. Ben de, sevdim sizleri. İyiliğe düşkün, yardımsever insanlara benziyorsunuz. Siz var olduğunuz sürece, mazlumun sırtı yere gelmez.”
“Gelmez tabi, mazlumun babasıyız biz. Gel bakalım buraya, giy şu bareti kafana oluyor mu bakalım.”
Delikanlı beyaz bareti başına yerleştirdi kopçasını en küçük ayarına getirdi. Bol geldi. Eliyle oynadı, düzeltti. Yine olmadı. Çuval gibi bol geliyordu.”
“Olmadı ağabey, sanki biraz bol geldi.”
“Ne bolu be. Bolu tünelinden hiç geçmedin heralde. Bu baret fabrikada senin için üretilmiş gibi. Baksana yakışıklı da gösterdi seni.”
“Öyle mi dersin ağabey?”
“Öyle ya. Değil mi Niyazi?”
“Tabi canım, tabi.”
“İyi öyleyse. Üstüme ne giyeceğim ağabey?”
Dur şurada olacaktı, dedi. Rafların yanında duran metal sandığın kilidini açtı, içine eğildi. Aradı, taradı, karıştırdı. Bir çift ayakkabı, eski püsküde usta elbisesi çıkardı. Bunları giyeceksin, dedi.
Delikanlı, hızlıca üzerine geçirdiği kıyafetin altına, ölü fare gibi kokan ayakkabıyı geçirdi. Ayakkabı öyle pis kokuyordu ki koklayanda hafif sersemlik ve baş dönmesi yaratabiliyordu. Oralı olmadı. Zaten ayağına geçirdikten sonra da ortada koku da kalmamıştı.
“Nasıl oldum ağabey?”
“Cıncık gibi oldun.”
Ustabaşı Niyazi,
“Ne cıncığı, damat gibi oldu damat!”
“Sağ olasınız ağabey. Beni işe alıp bir de kıyafetleri ayarladınız. Gerçekten iyi adamlarmışsınız.”
“Sen sağ ol aslanım. Senin gibi gençlere yardım etmek bizim boynumuzun borcudur. Şimdi söyle bakalım ne kadarın var?”
“Yok ağabey. Yok derken avans filan verecekseniz kabul etmem.”
“Yahu söyle sen ne kadarın var?”
“Aman ağabey.”
“Söyle dedim!”
“Yüz elli liram var.”
Yüzünü ekşiten Formen Hasan, delikanlıya acıyarak baktı. Belki de bu gençte kendisini görmüştü. Kendisinin gençlik yıllarını. Üniversite bitirmemişti ama o da zamanında cebinde beş kuruşla o şantiye senin bu şantiye benim dolaşmıştı.
“Demek yüz elli lira.”
Ustabaşı Niyazi,
“Hasan, Hasan. Ben derim ki. Verdiğimiz bu kıyafetlerin parasının az bir kısmını alalım. Yazık fukaraya. Baksana azıcıkta parası varmış.”
“İnan benim de aklımda o geçiyordu. Verdiklerimizin üçte bir parasını alırız, üstünü de biz tamamlarız. Madem iyilik yaptık, bari adam gibi yapalım.”
“Yapalım anasını satayım.”
“Ver delikanlı. Normalde sana verdiğimiz kıyafetler yüz elli lira tutar ama senden elli lira alsak yeter. Yalnız bir şartım var.”
“Nedir ağabey?”
“Senden az para aldığımızı kimseye söyleme. Malum diğer işçilerden yüz elli aldık ya. Darılırlar. Ağzını sıkı tut yeter.”
“Tabi, tabi. Bana bu iyiliği yaptığınızı bir ben bir de yaradan bilecek. Sağ olasınız ağabeyler. İyi ki sizlerle tanışmışım. Var olun.” dedi elli lirayı Formen Hasan’ın eline tutuşturdu. Heyecanlı adımlarla depodan ayrıldı Rasim Usta’nın yanına gitmeye koyuldu.
Bir çıktı iki çıktı. Soluk soluğa üç kat yukarı çıktığında duraksadı şöyle bir etrafına bakındı. Çalışan bir yığın işçiden hangisinin Rasim Usta olduğunu merak etti. Bir yandan da tedirgin oluyordu. Formen Hasan, hiç de iyi bahsetmemişti Rasim Usta’dan. Ne kadar kötü olabilir ki, deyip Rasim Usta’nın kim olduğunu öğrenebilmek için metal su borularını sırtında taşıyan korkuluk gibi zayıf adama yanaştı.
“Kolay gelsin.”
“Sağ olasın hemşerim.”
“Rasim Usta kimdir?”
“Rasim’i ne yapacaksın?”
“Yeni başladım da ben. Onun yanına verdiler.”
“Geçmiş olsun o halde. Rasim Usta üçüncü katta.”
“Ee burası kaçıncı kat?”
“Bir burası.”
“Ustabaşı söyledi ki üçüncü kata çık.”
“Doğru söylemiş işte. Üçüncü kata çık dediyse zeminden itibaren sayacaksın. Lakin üç kat yukarı çık dediyse bulunduğun kattan itibaren sayacaksın.”
“Kafam karıştı.”
“Dur tahmin edeyim. Sözelcisin sen.”
“Evet, nereden bildin?”
“Bilemeyecek, göremeyecek kadar aptal değilim ki. Mum ışığı gibi parlıyorsunuz etrafta.” dedi ve tokalaşmak maksadıyla elini uzattı. “Adım, Haldun, Mühendis Haldun, derler.”
“Memnun oldum, Ben de Cengiz. Mühendis olarak mı çalışıyorsun burada?”
“Sence mühendis olarak çalışıyor gibi miyim? Dedi ve omzundaki boruları gösterdi.
“Benim gibi yani.”
“Sen hangi bölümü bitirdin?”
“Öhöm, Hititoloji Bölümü’nü bitirdim.”
“Hititoloji? Şu Yunan Mitolojisi’ni araştıran fakülte mi?”
“Hayır as…”
Odaların birinden yükselen tok ses,
“Ulan nerede kaldı borular. Bekle bekle ağaç oldum. Yine kaytarıyorsan kestiririm maaşını.”
“Ustam çağırıyor. Tekrardan memnun oldum. Ha bu arada, Rasim Usta üçüncü katta. Merdivenlere git otuz iki basamak yukarı çık. Üçüncü kata varmış olursun. Rasim Usta’yla iyi eğlenceler.” dedi, inceden de kahkaha atıp koşa koşa ustasının yanına gitti.”
Cengiz vakit kaybetmeden merdivenlere yöneldi. Rasim Usta’yı daha da merak etti. Önce Formen Hasan ardından da bu mühendis. Hiçte iyi şeyler dememişlerdi. Gidip görelim bakalım kimmiş bu Rasim Usta, dedi merdivenleri çıkmaya başladı. Çıktığı her basamağı sayıp otuz iki basamak sonra üçüncü kata varmayı umuyordu.
Bir iki üç dört, saymaya devam etti. On yedi on sekiz ondoku…
“Hayırdır define işi mi?”
“Ben hayır. Aslında üçüncü kata Rasim Usta’nın yanına gidiyordum. Onun yanına verdilerde.”
“Vah ki vah. Demek Deli Rasim’in yeni kurbanı sensin.”
“Kurban?”
“Demedim say, beni o deliyle uğraştırma. Hadi eyvallah.” dedi Cengiz’in meraklı bakışları altında sırtındaki sarı çuvalla gözden kayboldu.
Rasim Usta, Rasim Usta kimmiş neymiş bu Rasim Usta, dedi. Merakı bir kat daha arttı. Sonra düşündü. Basamaklarda kaçta kalmıştı hatırlamadı. Neredeyse inip baştan saymaya başlayacaktı. Bir an için kendisini aptal gibi hissetti. Adımlarını hızlandırdı. Merdivenleri hızlıca çıktı.
Tam karşısında su borularının geçtiği bölmede fazla büyük olmayan ancak dikkatle bakıldığında seçilebilen ‘Üçüncü kat’ yazan tabelayı gördü. Belli ki her katın girişinde vardı bu tabelalardan. Güldü kafasını sağa sola salladı. Vakit kaybetmeden uzunca koridora girdi. Koridorda onlarca oda vardı. Rasim Usta’nın hangi odada olduğunu tek tek kontrol etmekten başka bulabileceği yol olmadığını tahmin etti. Odaları kontrol etmeye başladı. Rasim Ustayı bulmayı umuyor, bulamazsa nerede olduğunu bilen birini bulmayı umuyordu. İlk birkaç odada kimsecikler yoktu. Beşinci odaya geldiğinde yere seramik döşeyen, dudaklarında sigara, kulağının arkasında kalem bulunan kara yüzlü biriyle karşılaştı.
Kara yüzlü adam sigarasından bir fırt daha çekti, Cengiz’i baştan aşağı süzdükten sonra konuştu,
“Ne istiyorsun?”
“Siz Rasim Usta mısınız?”
“Usta olduğum doğru ancak adım Rasim değil.”
“Nerede olduğunu biliyor musunuz?”
“Rasim Usta’yı aradığına göre ya canına susadın ya da kafayı tırlattın.”
“Şey, Formen Hasa…”
“Seni onun yanına verdi öylemi.”
“Evet b…”
“Peki sana söylediler mi?”
“Neyi?”
“Boşver, zaten söylesem de inanmazsın. İnansan da bir şey yapamazsın. Kulpu çıkmış şu dünyada geldiğin gibi gidersin. Dönüp bakmak istersin gözlerin açılmaz. Ellerini uzatırsın, karşılık bulmaz. Bulamaz, umursamaz, yaramaz…”
Şaşkın şaşkın kara yüzlü adama baktı. Önce bir şey diyemedi. Neyden bahsediyordu bu adam. Sonra silkindi konuştu.
“Ağabey dediğin şeyler çok güzel ama benim biran önce Rasim Usta’nın yanına gitmem gerek. Yerini biliyorsan sana zahmet söyle gidip işe başlayayım.”
“Pekala, pekala söylüyorum. Üç yüz yirmi numaralı odada. Git, sen de git.”
“Kolay gelsin ağabey eyvallah.”
“Son bir şey daha…”
“Evet?”
Ciğerlerinin en ücra köşelerine kadar çekti sigarayı. Yavaş yavaş geri verdi. Başını kaldırdı biraz tebessüm etti. Sonra konuştu.
“Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz, şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde! Şimdi git.”
Cengiz düşündü ne diyeceğini bilemedi. İnşallah ağabey cümlemize, demekle yetindi ve odadan ayrıldı. Üç yüz yirmi numaralı odaya doğru ilerlemeye başladı. Attığı her adımda biraz daha korkuyor, titriyordu. Şantiye ortamlarının böyle tuhaf insanlarla dolu olduğunu tahmin etmemişti.
Üç yüz on sekiz, üç yüz on dokuz ve nihayetinde üç yüz yirmi numaralı odanın önüne geldi. Durdu. Gözlerinin önüne inip görüşünü engelleyen baretini düzeltti. Haydi gazamız mübarek olsun diyerek odanın kapısından içeri daldı. Etrafa bakındı. Kimseyi göremedi. Hızlanan kalp atışları yavaşladı, yavaşladı dışarıdan gelen sesle tekrar hızlandı. İşte oradaydı. Rasim Usta tam karşısındaydı.

“Gündüz Usta anlatıyor…

Yirmi, yirmi beş yıldır şantiye işindeyim. Çekirdekten yetişmişim. İlkokulu okurken babam beni doktor mu olacan pezevenk dedi okuldan aldı. Zanaat öğrenmem içinde Duvar Ustası Fikret Usta’nın yanına verdi. Sağ olsun Fikret Usta iyi adamdı. Çok dayak atardı ama, zanaatın her inceliklerini de öğretirdi. Böyle iyi usta olmamı ben Fikret Usta’ya borçluyum. Adana’da hangi şantiyeye sorarsan sor, Gündüz Usta nasıl duvar örerdi diye sor. Kimisi ok gibi der kimisi kaymak gibi der. O derece iyi belledim ben bu zanaatı. Kendimi övmek için söylemiyorum ha sakın yanlış anlamayasın. Laf açılmışken söyleyim dedim.
Şantiyeye ilk başladığım günleri hatırlıyorum. O zamanlar gençtim tabii gençtim ama yine ustaydım. Şimdiki zamane şantiyecileri gibi değildim. Zamane şantiyecileri demişken. Çok değişti şantiyelerde çok. Eskiden bir baltaya sap olamamış evlilik çağı gelmiş gençler bohçasını sırtına geçirdiği gibi şantiyelerin yolunu tutardı. O zamanlar inşaat derdik, şantiye neyim demezdik. İnşaatta çalışanlarında çoğu okuma yazma bilmezdi. İmza atmayı bile bilmezdi. Her ay sonu maaşını alan işçiler o beyaz kağıda parmak basardı. Liseyi bitirip şantiyeye gelenleri masa başına koyarlar bir kağıt bir de kalem verirler al kardeşim sen bu işi yap, derlerdi. Şimdi öylemi, adam üniversite sıralarında dirsek çürütüyor, namussuz Şevket de keseri, malayı ellerine tutuşturduğu gibi şantiyeye salıveriyor. Hiç unutmam yirmi beş yirmi altı yaşlarındayım. Bizim bir ustabaşı vardı. Babayiğit adamdı. Bir parmakları vardı sanırsın polis copu. Heybetliydi. Heybetliydi ama ben duvar örerken yanıma geldi aman Gündüz Usta mühendis bey gelecek, inşaatı denetleyecek, gözünün yağını yiyem bizim ameleleri uyar, saygısızlık neyim etmesinler, dedi. Hayatımda ilk defa üniversite mezunu göreceğim diye ben de heyecanlandım. Her ameleyi uyardım. Mühendis bey gelince herkes esas duruşa geçsin diye. Hazır olduk bekledik. Mühendis Bey eli kulağında geldi gelecek. Ben de düşüne düşüne kafayı yemek üzereyim. Koskoca üniversite bitirmiş adamın heybeti, heybetinin gölgesi de babayiğittir. Düşündükçe düşünüyorum. Bizim ustabaşı, ilkokul bitirmesine rağmen böyle heybetliyse, Mühendis herhalde bunun üç dört misli vardır. Boyu kesin üç metre vardır diyorum Mühendis ya. Neyse biz bekledik bekledik, mesai bitimine az kalmıştı ki iki tane cip şantiyeye girdi. Aha dedim, Mühendis bey nihayet geldi. Bizim ameleleri uyardım, esas duruşa geçin köftehorlar dedim. Ameleler bir yandan ben bir yandan ustabaşı bir yandan esas duruşta Mühendisi bekliyoruz. İki cip yanaştı. Önce şoför indir, koşarak arka kapıyı açmaya çalıştı. Tabi benim ayaklarım tir tir titriyor. Mühendis diyorsun. Höst dese düşüp bayılacak kıvamdayım. Cipin kapısına bakmamaya, gözlerimi kaydırmaya çalışıyorum ama bir yandan da merak ediyorum. Mühendis diyorsun mühendis. Cipin arka kapısı bir açıldı. İçinden bir elli bilemedin bir altmışlık vitaminsiz bir adam indi. Ben sandım ki her halde mühendisin yardımcısı. Hala gözlerim mühendisi arıyor. O küçük adam önce ustabaşını süzdü. Süzüyor ama, ustabaşının yanında o kadar küçük duruyor ki sanırsın çocuğu. Baba, baba bana oyuncak aldın mı dese yeridir o derece yani. Neyse en sonunda öğrendik ki o küçük adam mühendisin kendisiymiş. İşte orada anladım. İnsanın heybeti gördüğü eğitimmiş. Anladım anlamasına ama bu aralar düşüncem değişti. Ha neden değişti diye soracaksın. Hemen söyleyim, şu şantiyeye bak. Elini sallasan bir üniversiteliye çarpıyor. Heybette kalmadı, üniversiteliye saygı da. Önce irilik, yiğitlik heybetliydi üniversiteler onları yıktı. Üniversiteler heybetliydi onları da bir avuç para yıktı. Zaman çabuk değişiyor. Yarında başka biri gelir paranın heybetini yıkarsa hiç şaşırmam. İşte öyle. Şantiyeyi üniversiteliler bastı diye bırakmadım. Yaşlandım artık, yoruldum. Yetmez mi duvar ördüğümüz sen söyle?”

Bölüm 2

Rasim Usta,
“Benim çalıştığım odaya rastgele gelme ihtimalin üç yüz yirmi sekizde bir. Tabii bu hesaplamaya asansör boşluklarını katmadım. Bu düşük ihtimali göz önünde bulundurarak söylemeliyim ki, yanıma verilen yeni çırak sen olmalısın.”
“Evet Rasim Usta be…”
“Pekala, bu şantiyede son iki haftada işe başlayanların yüzde seksen ikisi üniversite mezunu olduğuna göre, yüksek olasılıkla sen de üniversite mezunusun.”
“I-ı-ı evet öyle.”
“Söyle o halde. İsmini ve bölümünü. Söyle ki ihtimallerime seni de katayım.”
“İsmim Cengiz, bölümüm de Hititoloji, hititologum ben.”
“Demek Hititolog. Hiç tahmin etmezdim bir hititologun burada işe başlayacağını.”
Cengiz biranda heyecanlandı. Hititologun anlamını bilen nadir insanlardan biriydi belki de Rasim Usta. Bir adım öne attı ardından da konuştu.
“Hititologun anlamını biliyor musun R-r-r-rasim Usta?”
“Biliyorum, bilmez olurmuyum. Bana göre en değerli birkaç bölümden bir tanesi.”
“Sahi mi R-r-r-rasim Usta?”
“Evet. Tabi fizikten sonra. Fizik her şey demektir. Fizik olmasa, yaşamamızdaki amaçta ortadan kalkardı. Ne üniversiteler olabilirdi ne de fakülteler. Bu şantiyenin ayakta durmasını sağlayan, yüzlerce işçiye geçim kapısı oluşturan fiziğin ta kendisidir. Tıpkı Nikola Tesla’nın dediği gibi: Erdemlerimiz ve kusurlarımız birbirinden ayrılmaz güç ve madde gibi, onlar ayrıldığında insan bir hiçtir. Ah ki ah, kıskanıyorum eski insanları. Tesla ve Einstein zamanında yaşayamadığım için kıskanıyorum.”
“Kesinlikle haklısın Rasim Usta. Ben de bazen diyorum ki Hitit Hükümdarı Zidanta zamanında yaşasaydım keşke. Onun düşüncelerini daha iyi anlayabilirdim belki de. “
“Akıllı birine benziyorsun delikanlı, ben akıllı insanları epey severim. Senle iyi anlaşacağız gibi. Neyse bunları konuşuruz. Gelelim işe.”
Cengiz’in tüm korkuları, tüm tedirginlikleri biranda buhar olup uçuvermişti. Anlattıkları gibi kötü birine benzemiyordu Rasim Usta dedikleri. Kırlaşmaya yüz tutmuş kalın bıyıkları ve genişçe alnıyla sabahın erken saatlerinde mahalleyi kolaçan eden ihtiyarlara benziyordu. Önyargısının kurbanı olmanın verdiği utanç, Rasim Usta’nın tavandan sarkan kabloları gösterip konuşmaya başlamasıyla son buldu.
“Benim işim, daha doğrusu bundan sonra bizim işimiz: Tavanın kuzey kesiminden gelen kablolara otuz derecelik açı verip simetrik şekilde güney kesimine ulaştırmak. Bu işlemi sekiz yüz vatlık darbeli matkapla ve iç çapı dokuz milimetrelik dübellerle yapıyorum. Her dübel arasında otuz yedi virgül dört santimetre olmasına özen gösteriyorum. Unutma I-ı-ı ismin neydi ya?”
“Cengiz.”
“Hı unutma Cengiz bu işlemi yapabilmek için hipotenüsün uzunluğunu nete yakın şekilde bilmemiz gerekiyor. Sonuçta otuz derecelik eğim yapan kablolar ortaya dik bir üçgen çıkartır. Neyse ki kabloların uzunluğunu hesaplayabilmemiz için otuz derecenin karşısındaki köşenin uzunluğunu bilmemiz yeterli. Şimdi söyle bakalım neden yeterli?”
“…”
“Çünkü otuz altmış doksan üçgeni her kenarın yaklaşık uzunluğunu verirde ondan. Anladın değilmi. Olabildiğince basit anlatmaya çalıştım.”
Cengiz önce Rasim Usta’nın yüzüne daha sonrada tavandan sarkan kablolara baktı. Düşünmesi, anlatılanları kafasında tasarlayabilmesi için biraz zamana ihtiyacı vardı. Alt tarafı bir kablo döşemenin bu kadar teknik bilgi gerektireceğini düşünmemişti. Düşünceleri, kapıdan giren sarı saçlı adamın selam vermesiyle dağıldı.
“Kolay gelsin.”
Rasim Usta,
“Sağ olasın Gündüz, hallettin mi işleri?”
“Hallettim hallettim. Duvarı yamuk örmüşler, kırdım tekrar ördüm. Git de bir bak şimdi. Lokum gibi oldu lokum.”
“Sen ördüyse öyle olmuştur elbet.”
“Bu delikanlı da kim?”
“Yeni çırağım, Hasan yollamış.”
“Ben o Hasan’ın gelmişini geçmişini…”
“Sakin ol Gündüz. Sabah sabah gene başlama.”
“O cibilliyetsizin ismini dahi duysam tüylerim diken diken oluyor. Şantiyenin yüz karası şerefsiz.”
“Öyle, öyle.”
“Neyse sabah sabah şeytanlarımı başıma toplamayım. İşi anlattın mı delikanlıya?”
“Anlattım.”
“Nasıl anlattın?”
“Hipotenüsün uz…”
“Aman Rasim, ne hipo bilmem neyi. Adam gibi anlatsana be. Bunu da mı ilk günden kaçırtmaya niyetlisin. Tövbe Tövbe.”
“Benim ne suçum var alt tarafı işi anlatıyorum.”
“Yahu iş böylemi anlatılır. Kaç kere diyeceğim sana. Burası şantiye, uzay mekiği değil ya acep. Bırak üçgenleri bırak teorileri. Kabaca anlat geç canım.”
“Hiç de kabaca anlatamam. Bu yaştan sonra fizik kurallarını kulak arkası mı edelim yani?”
“Hay kıran girsin, tamam etme etme. Gel delikanlı, ben anlatayım sana. Şuradan gelen kabloları şu deliğe sokacaksın dübelleri çakacaksın. Bütün işin bu anladın mı?”
Cengiz,
“Bu kadar mı yani benim işim ben de şey sandım.”
“Rasim’in yanında işe başlayan herkes senin sandığını sanıyor. Neyse dert etme, zamanla öğrenirsin nasılsa. Sadece hata yapmamaya çalış. Bilmediğin bir şey olursa da sor. Hadi eyvallah.” dedi odadan çıktı gitti. Rasim Usta’nın dişlerini gıcırdatıyordu, sinirlenmiş olacak ki yüzü de kıpkırmızı kesilmişti. Bir iki mırıldandıktan sonra, sarı saçlı adamın koridora çıkıp gittiğinden emin olduktan sonra Cengiz’in kolundan tuttu, kendisine doğru çekti.
“Bak şey, I-ı-ı ismin neydi ya yine unuttum. İsim hafızam pek yoktur.”
“Cengiz.”
“Hı tamam. Bak Cengiz. Bu dünyada iki şeyi sevmem. Birincisi: İşime karışılmasını, ikincisi: Boş boş oturmayı. Gel, tut şu merdiveni, sıkıca tutasın ki matkapla delmeye başladığımda merdivenden düşmeyim. Ben tavanı delerken de iyice bak. Söylemedi deme, öğleden sonra sen yapacaksın bu işi.”
Tamam, dedi merdivene sıkı sıkıya sarıldı. Rasim Usta cebine doldurduğu birkaç tane dübeli ve tek eliyle tuttuğu matkabı da alarak ağır ağır merdivenin basamaklarından çıktı. Önceden ölçüp biçerek kalemle işaretlediği yerleri vakit kaybetmeden delmeye başladı. Cengiz, Rasim Usta’nın nasıl deldiğini görmeye çalışıyor ancak başarılı olamıyordu. İki beden büyük gelen bareti, bazen öne bazen de arkaya düşüyor, joistik kolu gibi sallanıyordu. Dayanamadı. Baretin kopçasını çözdüğü gibi kafasından çıkardı ve bir köşeye fırlattı. Rahatladı. Gözlerini tavana dikip, titizlik içinde çalışan Rasim Usta’yı izlemeye başladı. İzlemeye başlayalı henüz birkaç saniye olmasına rağmen gözleri kızardı, sulandı. Matkabın duvarı delerken çıkardığı toz önce saçlarına oradan da gözlerinin içine doluyor görmesini engelliyordu. Yine de hemen pes etmek istemedi kan çanağı olan gözlerini kısarak bakmaya başladı. Bir baktı iki baktı gözlerine dolan tozun çıkardığı acı artınca o da sonunda vazgeçip gözlerini ovalamaya başladı. Bir eliyle ovalamanın yetmeyeceğini anladığında merdivenin soğuk yüzeyine sıkı sıkıya bağlı olan elini çekti o eliyle de ovalamaya başladı. Rasim Usta’nın birkaç dakika önceki uyarısını gözlerinin acısından biranda unutuvermişti. Merdivenin boşta olduğunu, işini büyük bir zevkle yapan Rasim Usta’nın henüz haberi yoktu. Merdiven sağa sola yalpalamaya başlayınca, usta dansözler gibi hareket eden Rasim Usta tavandan sarkan kablolara tutunarak dengesini sağlamaya çalıştı. Korkmuş gözlerle Cengiz’e baktı. Kafasını eğdi. Ne yapıyorsun, diyor gibiydi.
“Aman Rasim Usta, kusura bakma. Benim gözlerim şey oldu da.”
“Ya düşseydim?”
“Özür dilerim. Bir daha asla bırakmam.”
“Özür dilemene gerek yok. Murpy Kanunu evlat Murpy.”
“Mörpi?”
“Evet Murpy Kanunu. Olasılık kanunlarının kaderi.”
“Anlamadım.”
“Anlatayım. Murpy Kanunu: Bir işi başarabilmek için birden fazla ihtimal mevcutsa ve bu ihtimallerden biri istenmeyen sonuçlar veya felaket doğuracaksa, kesinlikle bu olasılık gerçekleşecektir. Yani kısacası ters gidebilecek her şey ters gidecektir.”
“Ne yapacağız peki şimdi?”
“Sigara içeceğiz. Olumsuz ihtimallerin en aza inmesini bekleyeceğiz.”
“Sigara içince ihtimaller mi azalıyor?”
“Tabi ki de, Ben sigara içip kanımda azalan nikotin miktarını artırıp, konsantrasyonumu sağlayacağım. Sen de, ben sigara içerken gözlerine dolan tozlardan kurtulup dikkatini toplayacaksın.”
“İçelim Usta o halde.”
“İçelim. Sen de getir bakalım şu baretini kopçasını daraltabilirmiyim bakayım.”
“Vallahi daraltsan ne iyi olur. Bir arkaya bir öne, saçlarımı aşındırdı. Biraz daha takarsam Hattuşili gibi kel kalacağım.”
Rasim Usta dudak arasına yerleştirdiği sigarasını birer ikişer ciğerine çekerken bareti de incelemeye başladı. Hımlayıp tısladı, sonra da konuştu.
“Ayar yapılabilen en küçük kopça ayarları bozulmuş.”
“Tamir edilmez mi usta?”
“Zor. Tamir edilse bile yeniden kopma ihtimali yüksek.”
“Belki kopmaz be usta. Edelim yine de. He?”
“Sonunu bildiğin bir olay her zaman gerçekleşir. Al şunu Ustabaşı Niyazi veya Formen Hasan’a götür yenisini versin.”
“Aman Usta, etme eyleme. Sağ olsunlar bareti ucuzdan verdiler. Tekrar gidip istesem, hem de yenisini. Ayıp olur adamlara, olur değil mi?”
“Asıl ayıbı onlar yapıyor.”
“Nasıl?”
“Şu baret, üzerindeki kıyafet, ayağındaki pis ayakkabı. Hepsini zaten vermek zorundalar. İş güvenliği boşamı var. Ama bir düzendir tutturmuşlar. Eski iş kıyafetlerini, işe yeni başlayanlara okutabildikleri fiyata okutup satıyorlar. Ben sekiz ay önce geldiğimde yirmi lirayla kurtuldum. Bazıları on vermiş bazıları yirmi beş otuz.”
“Deme usta be. Ben elli verdim.”
“O halde şöyle yapacaksın.”
“Nasıl yapacağım usta?”
“Merdivenlerden in.”
“Evet?”
“Şantiyeden dışarı çık.”
“Evet usta, sonra?”
“Hemen köşede büfe göreceksin.”
“Tamam büfe göreceğim.”
“İçeri gir, tam karşında göreceksin.”
“Neyi göreceğim usta?”
“Buz dolabını göreceksin.”
“Sonra?”
“Hemen alt rafta küçük su şişeleri var. Al şişeyi dik tepene.”
“…”
“Hadi afiyet olsun.”
“Aman be.”
“Formen Hasan ve Ustabaşı Niyazi’ye kaptırdığın paranın üstüne anca soğuk su içersin. Bari bundan sonra dikkat et. Büfeye abone olmak istemezsin.”
“Ne bileyim. Ben de sandım ki bana yardım ediyorlar. Gitti bizim elli lira. O paraya, giderdim Hitit Hikayeleri kitabını alırdım. Vah ki vah.”
“Yanmanın, yakınmanın sırası değil. Sonuçta zincirleme reaksiyona girmiş bileşeni geri döndüremezsin. Haydi kalkalım işe devam edelim. Hesaplamalarıma göre öğle arasına on dakika kala on sekiz tane dübeli yerleştirmiş oluruz.”
“Tuttum mediveni.”
Rasim Usta işe yarım kaldığı yerden devam etmek için birer ikişer merdiveni çıkıp en üst basamağına oturdu. Matkabı çalıştırdı, delmeye başladı. Matkabın çıkardığı toz kadar, tiz sesi de fazlaydı. Metal ucu beton tavana her temas ettiğinde kulak çınlatan sesi biraz biraz benliğine de işliyordu. Sesten ve tozdan kurtulabilmek için hayal kurmaya odakladı kendini. Ah, dedi kendi kendine. Şuanda Hattuşaş’ta olmak vardı. Mükemmel ötesi Hitit Devleti’nin tarihteki başkenti. Orada olmak vardı. Aslanlı, Sfenksli ve Kral kapısından geçmek vardı. Tarihin kokusunu vücudumda hissetmek vardı. Kapıları tek tek geçince, oradan da Yazılıkaya’ya giderdim. Tanrı Şarumma ve Kral IV Tuthaliya kabartmasını görmeye. Kim bilir nasıl da heybetli duruyordur orada. Ya on iki yer altı tanrısı, tabi canım onu da görürdüm illaki, dedi ahlayıp vahladı.
Rasim Usta, bir tavanı deliyor, bir dübel atıyor bir de saatini kontrol ediyordu. Yemek molasına on dakika kala işini bitirmesi gerekiyor, saati yetiştirmeye çalışan minibüs şoförleri gibi bazen hızlanıyor bazen de yavaşlıyordu. Camı çizik kasio marka saati nihayet on ikiye on kalayı gösterdiğinde cebine doldurduğu son dübeli de büyük bir mutlulukla yerleştirdi. Yüzündeki çocuksu gülümsemeyle merdivenden indi. Matkabı bir köşeye bıraktı, Cengiz’e seslendi.
“Gel yanıma.”
“Efendim usta.”
“Sok elini cebime.”
“Aman usta.”
“Yahu sok.”
“Ne-ne-ne-neden.”
“Sen dediğimi yap.”
Yok artık, dedi içinden. Dedikleri gibi deli birimi acaba şu Rasim Usta. Yok mörpi kanunu, yok hipotenüs, yok bilmem ney. Şimdide elini cebime sok diyor. Ya cebi delikse. Tövbe tövbe. Dışardan mülayim birine benziyor ama. Bilemedim şimdi. Ulan keşke mala vurmayı bilseydim de sıvacıların yanına geçseydim. Formen Hasan’a söylesem yerimi değiştirirmi acaba. Aynen aynen. En iyisi gün sonunda gidip söylemek. Değiştirsin yerimi. Baksana, gelen çırakları da kaçırmış zaten Rasim Usta. Tabi canım, neden kaçtılar ki onlar. Yoksa, yoksa onlaradamı elini cebine sokturdu. Hitit Devleti aşkına, nasıl bir yere düştüm. Hay be…
“Ne duruyorsun hadisene be!”
“Usta…”
“Ulan ben nasıl senin ustanım. Daha dediğimi yapmıyorsun.”
İçinden lanet okuyarak ellerini Rasim Usta’nın cebine soktu.
“Hıh soktum.”
“Daha iyi sok, elinin tamamı girsin.”
“…”
“Buldun mu bir şey?”
“Yok usta bulamadım.”
“Karıştır biraz cebimi.”
“Yok usta, yok işte bir şey!”
“Yok tabi, neden yok?”
“Ne yok?”
“Cebime koyduğum dübel yok.”
“Hı-ı-ı-ı dübelmi.”
“Dübel tabi. On sekiz tane almıştım cebime, bak görüyormusun hiç kalmamış. Şimdi söyle bakalım yemek molasına on kala hesapladığım gibi tüm dübelleri sabitlememi neye borçluyum?”
“I-ı-ı Fizik kurallarına?”
“Kesinlikle evlat kesinlikle. Sen bu işi öğreniyorsun. Fizik kurallarını çabuk kavrayan insanları çok severim. Seni de sevdim. Aferin sana. Haydi, şimdi yemek yemeye gidelim. Sonuçta yaşamsal faaliyetlerimizi devam ettirmemiz gerekiyor öyle değil mi?”
Önce zemin kata indiler oradan da bahçeye ahşap iskelenin üzerine kurulmuş konteynır odaya girdiler. Burunlarına gelen yamak kokusunun karşı koyulmaz cazibesi, midelerinin ne kadar aç olduğunu gösteriyordu.
Yemekte her ne varsa Cengiz’in ağzının sulanmasına neden olmuştu. Yutkundu. Metal kazanlardaki yemekleri birer ikişer dağıtan aşçıya ulaşabilmesi için, sırada bekleyen bir düzine kadar işçinin tabldotunu alması ve eski plastik masalara geçmesi gerekiyordu. Yemeğin narin kokusu için bile beklemeye değerdi ama Rasim Usta yine fizik muhabbetine girince, yavaş yavaş ilerleyen kuyrukta dayanılmaz bir hal almıştı. Cengiz bildiği tüm duaları okudu, Rasim Usta’nın susması için okudu. Duası kabul görmemiş olacak ki hemen önündeki sivri kaşlı adam Rasim Usta’ya çıkışıp tartışma çıkınca iki arada kaldı. Bir yandan Rasim Usta bağırıyor, enerjinin korunumu yasasından bahsediyor diğer yandan sivri kaşlı adam konuşuyor her şeyin topraktan gelip toprağa gittiğini söylüyordu. Cengiz daha fazla dayanamadı. Açlığını sineye çekerek konteynırdan dışarı çıkıp yüzünü yıkayarak kendine gelmeyi düşünüdü. Tıpkı yemekhane gibi, tuvalet de konteynırdan yapılmıştı. Bunu birkaç metre ötesindeki konteynırın üzerinde kara kalemle yazılmış ‘VC’ yazısını görünce fark etti. Vakit kaybetmeden konteynır tuvaletin açık kapısından içeri girdi. Girer girmez keskin sidik kokusu genzini yaktı, midesini bulandırdı. Sidik kokusu o kadar keskindi ki sanki tuvalete giren herkes bulduğu bir yere işemiş gibiydi. Burnunu iş elbisesinin içine sokarak kokuyu almamaya çalıştı. Boş bulduğu tuvaletlerin birine girdi, pantolonunu indirdi, gözlerini tuvaletin duvarlarında gezdirmeye başladı. Belli ki tuvalete giren herkes bir anı, bir yazı bırakmıştı. Büyük, küçük; kalın, ince yüzlerce yazı tuvaletin duvarlarını baştan aşağı kaplamıştı. Hacetini gidermeye başlayınca yazıları da tek tek okumaya başladı.
“Ayağını uydur
Deliği buldur
Dışına Etme
İçine doldur.”
“Parti kur oy verelim Çoşkun Baba.”
“İçimdeki kötülükleri deliğe bırakmama yardım et tanrım.”
Okudukça eğleniyor, Rasim’in yarattığı stresi biraz biraz atıyordu. Okumaya devam etti.
“Potayı tutturmak için maykıl cordın olmana gerek yok şampiyon.”
“Azimle edersen tuvaletini, içersin bir gece martini. Yazan: Hacı Martini.”
Derinden bir kahkaha atıp, çok iyiymiş ya, dedi. Gözlerini duvarda gezdirmeye ve okumaya devam etti.
“İsmini bilmediğim ülkede, ismini bilmediğim bilge insan der ki: Kantır oyunu bebek bezini taktığın anda başlar. Önce salarsın etrafa çılgınca, cephaneni bitirirsin. Yeni bez takarlar baştan başlarsın. Asla yılmazsın ama, deliği tutturana kadar. Öğrenirsin zamanla kara deliğin anlamını. Hedefi tutturup sıkmaya başlayınca, dolar gözlerin şaşkınca. Not: Bunu okurken deliği tutturduğundan emin ol.”
“Be-nim-a-dım-to-sun-o-ku-ya-na-ko-sun.”
Son okuduğuna pek içten gülmese de iki dakikalık tuvalet macerası Cengiz’i oldukça eğlendirmişti. Madem herkes bir şeyler yazmış ben de yazayım diyerek Göğüs cebinden kurşun kalem çıkardı ve yazdı. Doğru yazdığından emin olmak için tekrar kontrol etti, pantolonunu çekerek tuvaletten çıkıp lavaboya gitti. Plastik sıvı sabun kutusuna bastı. Bir şey gelmedi. Kuvvetlice bastı, yine gelmedi. Bu sefer hızlı hızlı basmaya başladı. Bastıkça basıyor ama bir damla sabun bile çıkaramıyordu.
Cengiz’in kan ter içinde sabun kutusuyla mücadelesini gören, pisuvarda küçük abdestini gidermeye çalışan, Cengiz gibi genç biri daha fazla dayanamadı konuşmaya başladı.
“Sen yenisin galiba.”
“Evet. Bu gün başladım. Adım Cengiz. Bu sabun kutusu bozulmuşmu anlamadım. Kim bakıyor bu işlere. Söyleyelim de tamir ediversin.”
“Kutu bozuk değil. Sadece içinde sabun yok.”
“Tamam, o halde yine de söyleyelim sabun katsın.”
“Evvel zamandır o kutunun sabunla dolduğunu görmedim. Hatırladığım kadarıyla son kez sabunla doldurulduğunda saçlarım epey düzdü. Şimdi görüyorsun kıvırcık. Aysberg marul gibi.”
“Peki ne yapacağım şimdi? Böyle pis pis mi yemeğe gideceğim?”
“Hayır, toprağa gideceksin. Bize her şeyi veren toprağa.”
“Anlamadım?”
“İlerdeki palmiye ağaçlarını görüyor musun?”
“Evet görüyorum.”
“Git onların yanına. Yağmur da yağdı ki hamur gibi olmuştur toprak. Bir avuç al eline, iyice sür, ovala. Sonra da suya tut. Bak bakalım koku filan kalıyormu.”
“E-e ben gideyim o zaman.”
“Dur bekle!.”
“Ne oldu?”
“Sakın ola çöp tenekesinin yanındaki ağaca gitme.”
“Tamam gitmem de. Neden gitmeyim?”
“Sabah köpek işediydi.”
“Ya diğerlerine de işediyse?”
“Ya işemediyse?”
“Doğru. Ya işemediyse.”
Kıvırcık saçlı delikanlıya baktı, selam çakıp oradan uzaklaştı. Palmiye ağaçlarına doğru yürümeye başladı. Çöp tenekesinin yanındakini geçip, ortadaki ağacın dibinde durdu. Eğildi. Belli ki elini toprakla yıkayan tek kişi kendi değildi. Palmiye ağaçlarının diplerine kadar uzanan parmak izleri, toprağı bir nevi mintaks gibi yapmıştı. Vakit kaybetmeden bir avuç çamurdan aldı, ellerine iyice sürtmeye başladı. Islak toprak elinde kuruyuncaya kadar sürttü. Sonra, doğru çeşmeye gidip ellerini güzelce yıkadı. Yere silkeledi. Nemli elini üstüne başına sürdüğü gibi guruldayan karnını susturabilmek için tekrardan yemeklerin dağıtıldığı konteynıra girdi. Rasim Usta, en arkada boş bulduğu bir yere oturmuş, yemek sırası da ortadan kalkmıştı. Metal tabıldotu kaptığı gibi kirli sakallı ve geniş alınlı aşçının karşısına geçti. Aşçı, Cengiz’i baştan aşağı süzdü, şantiyeye yeni başladığını anladı. Sonra da sordu.
“Boyun kaç?”
“Boyum mu?”
“Evet, boyun.”
“Bir yetmiş sekiz.”
“Ya kilon?”
“O da seksen beş olacaktı.”
“cık cık cık.”
“Ne oldu?”
“Kronik hastalığın var mı?”
“Ne gibi?”
“Tansiyon, şeker veya kolesterol.”
“Yok, çok şükür iyiyim.”
“Bekle o zaman hesaplıyorum.”
“…”
“On iki kilo fazlan var. Karbonhidratlardan ve yağlı yiyeceklerden uzak durman gerekiyor. Ayrıca cildinin rengini de hiç beğenmedim. Sebze ağırlıklı besinler tüketmeni öneririm. İstediğin kadar sebze yiyebilirsin ancak sana vereceğim karbonhidratlar dışında başka karbonhidrat içerikli besin almamalısın. Hele ki çikolata, uzak dur ondan uzak!”
“Tamam, uzak dururum. Peki şimdi ne yiyeceğim?”
“İki çeşit yemeğimiz var zaten başka yok. Bulgur pilavı, kuru fasulye. Ama sana bu yemeklerden yalnızca ihtiyacın kadarını vereceğim.”
“Tamam, ver de ne kadar istiyorsan ver. Acıktım.”
Aşçı, kuru fasulyenin yalnızca tanelerini metal tabıldota koydu. Ardından da yarım tabaktan biraz daha az bulgur pilavını koyup üzerine de bir iki turp ve bir dal maydanoz yerleştirip Cengiz’i gönderdi.
Tabıldotu eline aldıktan sonra şöyle bir etrafına bakındı. Tüm masalardaki sandalyeler doluydu yalnız biri dışında. Köşedeki masaya oturan Rasim Usta’nın yanında kimse yoktu. Çaresizce oraya yöneldi. El selamı çaktıktan sonra oturdu. Aşçının süsleyip püslediği bulgur pilavı iştahını daha da kabartıyordu. Vakit kaybetmeden, mideye indirmek için kaşığını kaptı. İlk lokmasını tam ağzına indirecekken Rasim Usta konuştu.
“Geciktin.”
“Sabun bulamadım. Tuvaletteki biride toprakla yıka dedi. Palmiye ağacının dibine gittim geldim.”
“Demek botanikçi Teyfik’le tanıştın.”
“Kimle?”
“Botanikçi Teyfik. Büyük Patron Şevket Bey, sabunu çok kullanıyoruz diye tuvalete sabun koydurmayı kesince Botanikçi Teyfik toprakla el yıkamayı akıl etti. Benim bile aklıma gelmemişti. Sağ olsun Teyfik şıpbadanak olayı çözdü.”
“Botanikçi, lakabı filan mı?”
“Hem lakabı hem asıl işi. Botanik mezunu. Üniversiteden yani.”
“Ya şu aşçı, o da aşçılık mezunu mu? Bayağı hevesli duruyor, yemek süslemeler filan.”
“Hayır, o diyetisyen. Bakma asık suratlı durduğuna. Özünde iyi insandır. Benim karaciğer yağlanma problemimi sadece besinlerle halletti.”
“Peki normal işçi var mı? Yani nereye baksam üniversite mezunu. Hepsi benim gibi. Üniversite okumamış işçi yok mu?”
“Var olmaz olurmu. Formen Hasan var Ustabaşı Niyazi var Bugün yanımıza gelen Gündüz Usta var. Var ama üniversite mezunlarının sayısı daha fazla. Ha bir de Büyük Patron Şevket Bey var. O işçi değil şantiye sahibi ama yine de üniversite okumamış.”
“Peki sen Rasim Usta. Fizik konusunda epey deneyimli duruyorsun.”
Rasim Usta koltuklarını kabarttı, keyiflendi. Boğazındaki gıcığı giderdikten sonra tebessüm ederek konuştu.
“Öhöm. Ben şey, aklı başına sonradan gelenlerdenim. Elli yaşıma kadar lise mezunu olarak kaldım. Elli yaşımdan sonra ders çalışma aşkı başladı. Ezberimde kuvvetliydi. Madem herkes okuyor ben de okurum dedim. İşi gücü bıraktım bir yıl aralıksız ders çalıştım. Aralıksız demişken tatil yapmadan demek istedim. Sonra efendim, sınava girdim çıktım, iyi de puan aldım. Ben de gittim Kocaeli Üniversitesi Fizik Bölümü’nü kazandım. Üç beş bin lira biriktirdiğim parayı da alarak Kocaeli’ne göçtük. Ufak tefek elektrik işi yaptım bir yandan da okudum. Neyse ki kafam iyi çalışıyorda iki kırk not ortalaması ile okulu bitirdim. “
“İki kırk ha. Vallahi helal olsun Rasim Usta. Birinci Zidanta zamanında bile senin kadar hırslı insan bulamazsın.”
“Aman evlat. Utandırma beni. Elimizden geleni yaptık işte. Hem söyle bakalım Zindanta da kim.”
“Zidanta. Hitit Devleti’nin hükümdarlarından biri. Biliyormusun Rasim Usta, tarihteki ilk yazılı antlaşmayı Hititler yapmıştır.”
“Anlaşmayı boş ver. Fiziğe katkısı olmuş mu onu söyle.”
“Fizik mi?”
“Fizik ya. Ancak fiziğe katkısı olan devletlere ben büyük derim.”
“Biliyorsun Rasim Usta, eski uygarlıklar bazı inançlar yüzünden fiziğe katkısı pek olmamıştır. Buna rağmen Hititler, fiziğe katkısı olan uygarlıklarla işbirliği içerisinde olmuştur. Özellikle Mısır’la.”
“Bırak şimdi lafı gevelemeyi, olmuş mu olmamış mı?”
“İllaki olmuştur. Çok eski bir uygarlık olduğundan neler yaptığını ancak arkeolojik kazıntılardan öğreniyoruz.”
“Bana Newton gibi Galile gibi yenilikçi bilim adamları olup olmadığını söyle.”
“Şey…”
“…”
“O şekilde var mı yok mu bilmiyorum. Ama vardır.” dedi kızarmış yüzünü yemeğe gömdü. Cengiz her şeyi kabul edebilirdi ama yürekten sevdiği Hitit Devleti’ni küçümseyenleri asla sevmezdi. Rasim Usta’nın yanından ayrılmak için bir neden daha çıkmıştı. Tekrardan düşündü. Formen Hasan’a gidip beni başka yere ver, dese iki yalvarsa birazda boyun bükse isteğini yerine getirebileceğini düşündü. Sonra baktı. Rasim Usta’nın masumane yüzüne baktı. Her gelen çırağın terk ettiği adama baktı. İçten içe acıdı. Belki de biraz daha dayanması gerekiyordu. Bir Hitit atasözünü hatırladı. O atasözünde değiştiremeyeceğim şeyleri kabul edebilmem için sabır ver, diyordu. Biraz daha sabır edecekti. Hitit atasözünün hatırına biraz daha sabır edecekti.
Bir avuç bulgur pilavını, tadımlık kuru fasulye tanelerini afiyetle yedikten sonra arkasına yaslandı. Yemeğin verdiği ağırlıkla, uyuştu. Gözlerini kapatıp şöyle yarım saat kestirse dünyalar onun olacaktı. İç sesi, gözlerini kapatması ve biraz kafa dinlemesi gerektiğini söylüyordu. İç sesini dinledi. Oturduğu sandalyede gözlerini kapatıp ellerini bağladı. Sadece birkaç saniye kapatmıştı ki kapıdan gelen sesle irkildi. Sesin sahibi Ustabaşı Niyazi’ydi. Kapıdan içeri girmemiş, sadece kafasını uzatmış konuşuyordu.
“İktisatçı Orhan, Kemancı Yaşar burada mı?”
“Buradayım.”
“Ben de buradayım.”
“İyi, bu gece sıra sizde. Saat on olmadan yanıma gelin.”
“Tamam, tamam.” Dediler söylenerek.
Ustabaşı Niyazi kafasını çekip, geldiği gibi geri gidince Cengiz de merak etti. Neyin sırası olduğunu Rasim Usta’ya sordu önce cevap alamadı. Sessizdi Rasim Usta. Konuşmak cevap vermek yerine kafasını eğdi dudağını şaklattı. Cengiz’in merakı daha da artmıştı. Sesini biraz daha yükselterek tekrar sordu.
“Rasim Usta, ne sırası bu?”
“Boşver.”
“Merak ettim yahu.”
“Fazla merak… Bilirsin.”
“Söylemeyecek misin yani?”
“Sıra sana da gelirse öğrenirsin.”
“Çıtlatsaydın bari.”
“…”
“Hadi be Rasim Usta. Sessiz kalma böyle.”
“Dahi Fizikçi Stephen Hawking der ki: Sessiz insanlar en gürültülü zihinlere sahiptir. Bazen sessiz kalmak lazım daha iyi düşünebilmek için. Utanç verici bu olayı sana söylemeye dilim varmaz. Sen de daha fazla kurcalama sıran gelirse öğrenirsin.”
Hayırdır inşallah, dedi Cengiz. Rasim Usta böyle esrarengiz konuşunca daha çok merak eder olmuştu. Ne olabilir, ne olabilir diye düşünerek, bir saatlik öğle arası molasını tüketti. Yediklerini yeni yeni sindirmeye başlamış, üzerine çöken ağırlıktan da eser kalmamıştı.
Sabahtandır gökyüzünü boydan boya kapatan kara bulutlar, yavaş yavaş dağılıp, güneş ışığı yer yüzüne ulaşmaya başlayınca Cengiz’inde içinde tarifi imkansız tuhaf bir mutluluk açığa çıkmıştı. Tenine değen sarı ışık, aklındaki olumsuz düşüncelerin dağılmasına, gelecek güzel günlerin hayalini kurmasına yardımcı oluyordu. Her zaman ki kurduğu hayali bir kez daha kurmak istedi. Atmosfer ve iç heyecanı buna elverişliydi.
Hititoloji Fakültesi’ne başladığı andan itibaren hep kendi işini yapmak istemişti. Hattuşaş’a gidip kendi işletebileceği minik bir ofis açmak, Hitit tarihi hakkında araştırmalarına burada devam ettirmek ve Hitit Devleti’ni gördüğü her turiste anlatmak istiyordu. Bunu gerçekleştirebilmek için önce ineklerin borcunu ödemesi ardından da bir miktar para kazanması gerekiyordu. İneklerin borcunu burada kazandığı parayla ödeyebilirdi ancak ofis açması için daha büyük işler yapması, daha çok paralar kazanması gerektiğini de biliyordu. Kurduğu hayaller güzeldi güzel olmasına ama bir de Rasim Usta seslenmese daha güzel olacaktı. Rasim Usta kol saatini göstererek mola vaktinin dolduğunu ve işlerine kaldıkları yerden devam etmeleri gerektiğini söyledi. İstemeye istemeye tozlu merdivenlerden çıkıp üçüncü kata, çalıştıkları odaya girdiler.
Rasim Usta, matkabı bıraktığı köşeden alarak Cengiz’in eline tutuşturdu hadi, dedi.
“Şimdi sıra sende, sabah dediğim gibi. Sen tavanı delip dübelleri çakacaksın.”
“Becerebilir miyim ki usta?”
“Yaparsın, yaparsın. Biz ana karnındamı öğrendik sanki. Biz de senin gibi öğrendik. Yapa yapa öğrendik.”
“E çıkayım o halde merdivene.”
“Hadi. Al şu on dört tane dübeli, sok cebine. Dübeller bitince beş on dakika mola veririz.”
“Şu işaretlediğin yerleri deliyorum değil mi?”
“Aynen aslanım. Aman dikkat et kablo geçiyor oradan, zarar verme. Kablo parçalanırsa işimiz büyür.
Cengiz derin enfes aldı verdi. Merdivene çıkıp en üst basamağına oturdu. Tavanda işaretlenmiş noktaları kontrol ettikten sonra, matkabı çalıitırıp tavana yasladı. Uğraşıyor, didiniyor ancak bir santimlik delik bile açamıyordu.
“Aman Rasim Usta girmiyor bu. Hay Allah.”
“Girer girer. Biraz bastır. Başını tut öyle bastır.”
“Dışına çıkıyor usta vallahi girmiyor.”
“Dinle aslanım. Mekanik kanunlarına göre girmemesi için her hangi bir neden yok. Dairesel olarak dakikada iki yüz kırk devir dönen kıvrımlı matkap ucu yeteri kadar baskı uygulandığında delemeyeceği duvar yok. Daha kuvvetli bastır.”
“Ala ala bastırıyorum. Kolum kopacak neredeyse yine girmiyor.”
“Girer girer iyi bastır.”
“Sabahki bahsettiğin kanun yine olmasın?”
“Hangisini diyorsun?”
“Mörpiydi heralde.”
“Hayır, Murpy Kanunu şuanki durumda geçerli olamaz. Bu imkansız. Sen bir bak. Matkabın ucuna bak. İleri geri gidiyor mu?”
“Gitmiyor, sadece dönüyor.”
“Ulan darbeliye almamışsın matkabı. Ahşapmı deliyoruz sanki. Darbeli moda al hemen.”
Cengiz kan ter içinde matkabın darbeli moda nasıl alacağını düşünüyordu. Rasim Usta’ya sormaya da cesaret edemiyordu. En sonunda matkabın üzerinde bulunan tuşlara tek tek basmaya başladı. En küçük kırmızı tuşa bastı, bir değişiklik olmadığını görünce de diğer tuşları denemeye karar verdi. En büyük ve siyah renkteki tuşa basar basmaz matkap yalpalamaya başladı. O kadar çok yalpalıyordu ki, Cengiz matkabı kontrol etmekte zorlanıyordu. İki eliyle sıkı sıkıya tutmasına rağmen önce kendisini titretiyor daha sonra da metal merdiveni titretiyordu. Bir sorun olduğunu gören Rasim Usta bağırdı.
“Kapat ulan matkabı, çabuk kapat!”
“Kapanmıyor usta, kahretsin kapanmıyor!”
“Büyük tuşa bas, en büyüğüne bas, siyah olana!”
Cengiz zar zor avcunun içinde tuttuğu matkabın büyük tuşuna bastığında bu kez matkap hem yalpalıyor hem de dönen başı ileri geri gidiyor kontrol edilmesi güç duruma sokuyordu. Rasim Usta, Cengiz’in matkabı kapatmayı beceremeyeceğini anladığında üç metre ilerideki fişi çekmeyi düşündü. Ancak üç metre değil bir metre bile ilerideki kabloyu çekmeye gitse, titreyen merdivenin yalpalayıp devrileceğini biliyordu. Merdivene sıkıca sarılan Rasim Usta olabildiğince hızlı düşünmeye, ihtimaller zincirini sıralamaya başladı.
“Hıh buldum! Matkabı, matkabı yere at. At gitsin.”
Cengiz, deliren matkabı avuçlarının içinden yere doğru atmayı denedi. Ancak bunu da başaramadı. Yalpalayan matkap iş elbisesinin karın bölgesine dolanmış, adeta kördüğüm olmuştu. Bir uğraştı iki uğraştı matkaptan kurtulamayacağını anladığında da dua etti.
“Atsana ulan matkabı!”
“Ucu, oy. Matkabın ucu üstüme dolandı. Uf usta göbeğimi delecek. Of uf vay göbeğim. Aa…”
“Yahu nasıl becerdin dolamayı. Hay Allah!”
“U-u-usta b-b-bir şey yap. Yandım anam. Göbeğim, göbeğim of.”
“Ulan nasıl bir kombinasyondur bu aklım almıyor. Kalemi kağıdı alıp bir yıl hesaplama yapsam yine de şuanki düştüğümüz duruma düşmezdik. Kesinlikle bir fizik kanunu gözden kaçırmış olmalıyım. Termodinamik yasaları ne diyordu. He…”
“Termo bilmem neyin batsın. Göbeğim diyorum be! Matkabın ucu girdi girecek!”
“Dur be aslanım. Düşünüyorum işte. Termodinamiği geçelim, ona sonra geliriz. Albert Einstein’in kütle enerjisi yasası der ki: Enerji yani ‘E’ eşittir kütle çarpı ışık hızının karesiyse. Hım, mantıklı kesinlikle mantıklı.”
“Uf yandım anam. Göbeğim oy oy oy.”
“Sanırım matkabın neden yalpaladığını anladım. İçindeki sarmal disk eğilmiş olmalı. Ama asıl anlayamadığım nokta, güçlü bir darbe almadan nasıl yamulduğu. Acaba darbe mi aldı. Biz yemekteyken biri gelip matkaba sertçe vurmuş olabilirmi. Neden olmasın. Benim üstün fizik bilgimi çekemeyen bir sürü insan var şu şantiyede.”
“Of of Arinniti’nin soğanı olsa gene kurtaramayacak beni. Oy göbeğim oyy. Nasıl bir şantiyedir burası amanın, of…”
Bağırtı ve çağırtıları duyan Küfürbaz Kadir odaya daldığı gibi manzarayla karşılaştı. Cengiz merdivenin en üst basamağında göbeğine dolanan matkapla cebelleşiyor, Rasim Usta’ysa merdivene sarılmış düşünceleriyle boğuşuyordu. Küfürbaz, birkaç saniye duraksadıktan sonra neler olup bittiğini kavrayıp, prizin yanına fırladığı gibi matkabın fişini çekti. Son kez yalpalayan matkap tıslayıp durdu. Dayak yemiş gibi sersemleyen Cengiz güç bela merdivenin basamaklarından inerek yere uzandı. Eğilip göbeğine bakmaya cesaret edemiyordu. O kadar yanma, acıma hissi vardı ki göbeğinin parçalandığını düşündü. Öleceğini, gözlerini bir daha açamayacağını düşünüp bildiği tüm duaları okumaya başladı.
“Ölüyorum ağabeyler. Karnım, karnım. Oy. Anneme söyleyin, onu çok sevdiğimi söyleyin. Oy göbeğim oy.”
Endişeli gözlerle Cengiz’in yanına gelen Küfürbaz, matkabın temas ettiği bölgeye bakınca derin bir nefes aldı.
“Kalk yahu, alt tarafı elbisen yırtılmış. Birkaç tane de çizik.”
“Of ki of. Yandım anam. Hitit Kralları aşkına, yandım.”
“Kalksana yahu. Kalk da bak. Bir şeyciğin yok.”
Cengiz şoku atlatıp kendine geldikten sonra doğruldu, Göbeğine baktı. Matkabın dolandığı yer tam göbeğinin üstünde, elbiseden yumruk kadar yer yırtmış, göbek deliği çevresine de birkaç kızarıklık bırakmıştı. Göbeğinin delinmediğini görünce derin bir oh çekip Küfürbaz’ın yardımıyla ayağa kalktı.
Küfürbaz Kadir, bir Cengiz’in göbeğine bakıyor bir Rasim Usta’nın şaşkın yüzüne bakıyor kıs kıs gülüyordu. Dayanamadı Rasim Usta’ya dönüp konuştu.
“Gördünmü Rasim, şu kanun bu teori diye diye kara delik açtın adamda.”
“Yürü işine ben ne yaptım. Densiz.”
“Fizik düşüneceğine biraz hayat bilgisine odaklan. Cebinden sarkan pense ne güne duruyor. Madem pirize uzanamıyorsun. Kes penseyle kabloyu olsun bitsin. İlahi Rasim sen adamı öldürürsün.”
“Pense mi? Şey ı-ı-ı. Biz de biliyoruz penseyle kesmesini ama….”
“Aması ney?”
“Şey canım.”
“Kıvırma Rasim, kıvırma.”
“Ağabey, felaket yanma var ne yapayım? Sanki kaynar su dökülmüş gibi yanıyor. Üf üf.”
“Dur zıplamada tekrar bakayım. Hı, tamam. Birazcık derini sıyırmış. Doktorun yanına git de ilaç neyim sürsün.”
“Doktor nerede ağabey?”
“Zemin kata in, sigorta dolabının tam karşısındaki oda. Haydi hemen yol al da, tozdan mikrop kapmasın.”
Daha fazla zaman kaybetmeden, yarasına üfleye üfleye merdivenleri inmeye başladı. Merdivenlerin basamaklarına her adım attığında titreyen göbeği yarayı biraz daha acıtıyordu. İkinci kata geldi, durdu, üfledi sonra yeniden inmeye başladı. Birinci kata geldi, durup üfleyecekti ki beyaz baretli kadını gördü, üflemekten vazgeçip daha da hızlandı nihayet sigorta dolabının karşısındaki doktor odasının önüne geldi. Kapıyı iki tıklattı içeri girdi. Duvarın yanına koyulmuş kirli sedyeye oturdu, yarasına üfleyerekten doktora baktı. Cengiz’in geldiğini fark eden beyaz önlüklü adam, başparmağını kaldırıp biraz bekle, dedi tekrardan bilgisayar monitörüne gömüldü. Beyaz önlüklü adam için önemli bir olay olmalıydı ki bilgisayar monitörüne yiyecekmiş gibi bakıyor, bir eliyle ufak bir kağıda yazı yazıyor bir eliyle de alnında biriken tomurcuk terleri siliyordu. Göbeğinin acısına daha fazla dayanamayan Cengiz,
“Öhöm öhöm. Doktor bey göbeğim…”
“Bir saniye bakacağım hemen.”
“Ama ağrıyor!”
“Sana mutlu haber vereyim o halde.”
“Nedir o?”
“Ölmeyeceksin. Buraya yürüyerek geldiğine göre, bir süre daha bekleyebilirsin. Az bir işim kaldı. Halledeyim, seninle ilgileneceğim.”
“Tamam doktor bey. Üf-f-f-f üf.”
“Üfleyip püfleme. İşim bitmeden gelmem.”
“Size değil doktor bey göbeğime.”
Beyaz önlüklü adam Cengiz’in son dediğini duyamayacak kadar meşguldü. Birkaç dakika ekrandan kafasını kaldırmadı. En sonunda, kapı aralığından bakan çocuklar gibi monitörün yanından Cengiz’e baktı. On saniyeye yakın bir zaman bir şey demeden bön bön baktı. Sonra kafa sallayarak Cengiz’e sordu.
“Bir mi iki mi?”
“Anlamadım?”
“Pardon pardon. Bir mi iki mi sıfır mı?”
“I-ı-ı o zaman iki!”
“Yenilir mi diyorsun?”
“Ney yenilir mi?”
Ordu, dedi. Sonra monitöre daldı gitti.
“Ordu fındığı mı?”
“Evet.”
“Bence yenir.”
“Nerden biliyorsun?”
“Geçen yaz, komşumuz Ordu’dan yarım çuval fındık getirmişti. Bir tatlı bir tatlı ki sorma.”
Kafasını silkeleyip kaşlarını çatan beyaz önlüklü adam sinirlendi.
“Ne fındığı ne çuvalı, ne diyorsun be adam. Futboldan bahsediyorum futboldan. Ordu yenilir mi diyorum!”
“Sen ne diyorsun! On dakikadır bekliyorum. Yarama bakta gideyim.”
Tamam geldim geldim, dedi memnuniyetsiz yüz ifadesiyle ayağa kalkıp steteskopu boynuna astı. Ulan ordu güldür yüzümü bu sefer, diye diye Cengiz’in yanına geldi.
“Neyin var?”
Cengiz göbeğini parmakla işaret etmekle yetindi.
“Uff ne olmuş oraya be! Nasıl becerdin?”
“Matkap dolandı. Az daha göbeğimi delik deşik edecekti. Önce yandı ama şimdi daha iyiyim.”
“İyi olup olmadığına ben karar veririm. Tövbe tövbe, her gelen böyle bilmişlik taslarsa biz nasıl işimizi yapacağız?”
“Doktor bey bir şey de…”
“Sus, susta sırtını aç. Ciğerlerini dinleyeceğim. Öksür, daha kuvvetli öksür. Tamam yeter. Ellerini uzat. Aç parmaklarını. Titreme yok güzel. Aşıların tamam mı?”
“Hangi aşılar?”
“Canım kuduz muduz işte.”
“Küçükken yaptırmıştım ama.”
“Tamam seni bir süre daha götürür. Haydi başka sorun yoksa git. Git de işlerimi halledeyim.”
“Doktor bey ama göbeğim, bir şey yapmayacak mısınız?”
“Şu ecza dolabında batikon olacak birazda pamuk. Günde üç defa sür. Sür ama sürdükten sonra yaranı kapatma. Açıkta kalsın. Kurusun.”
“Peki ağrı kesici? Yazmayacak mısınız?”
“Yazamam.”
“Neden? Ağrıyor ama.”
“Çünkü reçete yazma yetkim yok benim.”
“Nasıl yok?”
“Basbaya. Ben veterinerim. Benim yazacağım ilaçlar senin işine yaramaz.”
“Ama muayene ettin!”
“Sus be, bağırma! Hayvanlar da insandır. Ha hayvan ha insan. Yok yada. Sen bağır. Bağır da hayvan hakları savunucuları başımıza üşüşsün, bir sana bir bana ver Allah ver yapsınlar. Hadi. Yallah çık odamdan. Unutma günde üç defa sür, yara da açık kalacak. Yallah.” dedi kapıyı Cengiz’in suratına kapattı.
Cengiz bir delik elbisesinden sırıtan göbeğine, bir elindeki batikona bir de suratına kapatılan kapının desenine baktı. Dişlerini sıktı. Sinirlendi. Parası da batsın pulu da, dedi. Doğruca depoya, Formen Hasan’ı veya Ustabaşı Niyazi’yi bulabileceğini umduğu tek yere, kırmızı fuları görmüş boğalar gibi gitti. Gitti ama ortalıkta ne ustabaşı ne de formen vardı. Depoda kimsecikler yoktu, odun sobası bile sönmüş çıtırdayan sesini kesmişti. Soğuk depo bile Cengiz’in öfkeden, suyu kaynatma derecesine gelen ateşini söndürememişti. Şantiyeyi dolaşmaya başladı. Formen Hasan’ı ve Ustabaşı Niyazi’yi bulana kadar da durmaya niyeti yok gibiydi. Önce bodrum katlara tek tek baktı daha sonra zemin kata çıkıp oraya da bakmak istiyordu ki göbeğine saplanan ağrıyla bundan vazgeçti. Biraz hava almak için şantiyenin bahçesine çıkıp, gelişigüzel fırlatılmış beton kanalizasyon borularının birine çöktü. Veterinerin verdiği batikonu pamuğa damlatarak yarasına sürdü. Önce soğuk bir esinti gibi gelen batikon daha sonra acı çiğköfte gibi göbeğini kavurdu. Üfledi, tekrar üfledi ta ki rahatlayana kadar. Sonra derin bir of çekti. Ne yapacağını bilmiyordu. Bir yani şantiyeyi terk etmek istiyor, diğer yanıysa ineklerin borcunu ödeyene kadar kalması gerektiğini söylüyordu. Bu şantiyeden çıkıp başka bir yerde iş arayıp bulana kadar belki bir belki de iki ay geçerdi. Zaten annesinin yolluk diye verdiği yüz elli liranın ellisini Formen Hasan ve Ustabaşı Niyazi’ye kaptırmıştı. Gitmekten vazgeçti. Bunun yerine rica edip aklı başında fizik takıntıları olmayan sıradan bir ustanın yanına geçmesini isteyecekti. Kaşlarını çattı, başını iki yana salladı. Başına gelen olayların neredeyse tamamının sorumlusu o İhtiyar Rasim’den başkası olamayacağını düşündü. Dedikleri gibi deli bu Rasim Usta dedikleri deli, ben değil ineklerin borcunu ödeyene kadar bir gün daha dayanamam o ihtiyar bunağa, dedi ayağa kalktı. Göbeğine şöyle bir baktı. Güldü. Komik duruyordu. Beyzbol topu kadar delinmiş elbisesinin altında sırıtan göbek düğümü darbeden olsa gerek biraz şişmiş, on beşine basan ergenlerin kaş ortalarında çıkan iri sivilceler gibi duruyordu. Başına gelen bu olayları annesi bilse kim bilir neler derdi. Gitme dediydimden başlar etme dediydimle devam eder birkaç öğüt verdikten sonra kendine dikkat et guzum der kapatırdı. Annesinin kırışmaya yüz tutmuş suratını hatırladıkça içinde biriken özlem duygusunu giderebilmek için cebinden çıkardığı telefonla annesini aramaya başladı. Telefon bir çaldı iki çaldı sonra annesi cevap verdi.
“Kuzum, nasılsın?”
“İyiyim anne. İyiyim şükür geldim başladım işe. Sen nasılsın?”
“İyi, iyi başla. Ben de iyiyim kuzum ne olsun. Ahırı temizledim, seninkilere de yem verdim. Adı üstünde hayvan gibi yem yiyorlar. Hele ki sarı kız yok mu o köftehor. Hamilelikten heralde hayvan gibi yem yiyor. Yem yetiştiremiyorum. Yem yediği yetmezmiş gibi ahırın kapısını da kemirmiş. Anlamadım gitti. Ne buluyor kapıda. Alt tarafı kapı. Şeker kamışından mı yapılmış mübarek. Yok altı üstü kavak. Gerçi o kavakların yanında şeker deresi geçiyor. Bilirsin şeker deresini, millet toz şeker bulamadığı zamanlar çayını oradan demlerdi. Gerçi Kara Nurten hala demliyor. Ama-a-a-n gene çenem düştü ellam. Sen anlat alıştın mı, zor mu iş?”
“Yok anne yok. Ne zoru, masabaşı iş verseler daha çok yorulurdum heralde. Zorluğu yok, endişelenme sakın. Matkabı tutuyoruz deliyoruz sonra da dübelleri çakıyoruz tüm işimiz bu. Zaten burada çalışanların hepsi benim gibi, üniversite mezunu.”
“Eh iyi madem. Kimseyle kavga etme. Tüm iş arkadaşlarını sev. Unutma oğul, insanları sevmeyen katrana bulanmış yürekler, kendilerini de sevmezler. Kendini sevmek istiyorsan, karşındakini sevmen gerekir. Sevmek demişken, Arka bahçedeki ördekleri Komşu çocuğu Filiz görmüş. Annesine bana da al bana da diye tutturmuş. Onların da durumunu biliyorsun bizden fakir. Ben de dayanamadım iki çiftini onlara verdim. Bir sevindi ki sorma. Ördekleri bir sevişi var, sanırsın kendi doğurmuş.”
“Zaten ördeklere de çok yem parası gidiyordu. Vermekle çok iyi etmişsin. Neyse anne, benim molam doldu. Kapatayım. Seni sonra ararım.”
“Tamam kuzum, tamam. Kapatıver de hemen laf demesinler. Haydi sahip çık kendine. Öpüyorum gözlerinden.”
“Ben de anne.” dedi kapattı.
Ne zaman annesinin yıpranmış sesini duysa içinde burukluk beliriyor, ona daha iyi hayat yaşatamadığı için kendi kendine kızıyordu. Yıllar önce vefat eden babasından kalan bir annesi bir de yadigar sıvasız, çinko çatılı derme çatma ev kalmıştı. Sıvasızdı ama içinde bulduğu huzuru Hitit Tarihi derslerinin yapıldığı kaloriferli fakülte dersliklerinde bile bulamamıştı. Nedense bu sıvasız ev her zaman albenisini göstermişti. En çok da diğer odalara göre biraz daha geniş olan oturma odasında çıtır çıtır yanan odun sobasının üzerinde demlenen çayın dertli dertli çıkardığı buhara bakarak, Hitit Hikayeleri adlı kitabı okumayı çok severdi. Yazılıkaya Tapınağı’ndan başlayıp Mısır Pramitler’inde biten eşsiz yolculukları okumak, uyanıkken rüya görmenin ne demek olduğunu yeterince anlatmıştı belki de. Kitap okumak her şeyden önemlisi Hititleri okumak ve onları yaşamak monoton geçen hayatının tek eğlence kaynağıydı. Özledi. Daha dün gece saatlerce kitap sayfalarında gezmesine rağmen özledi. Özlemini yanında getirdiği kitapları bu gece, ranzasında, rahat rahat okuyarak giderebileceğini düşündü.
Kanalizasyon borusunun soğuk beton yüzeyi, soğuğu daha fazla iletmeye başladığında oradan kalkarak konteynır tuvalete gitmeye başladı. Amacı eline yüzüne birkaç kere su çarpmak ve kendine gelmekti. İlk palmiye ağacını geçti neredeyse ikincisini de geçiyordu ki biranda donakaldı. Bugün ellerini temizlemek için kullandığı kırmızı toprağın üzerinde kara kuru bir köpek geziyordu. Belli ki işeyecek yer arıyordu kendine. Ellerine şöyle baktı. Acaba dedi. Kafasını sağa sola sallayıp köpeğe odaklandı. Kara kuru köpek sanki bir şey olmamışçasına Cengiz’in suratına suratına bakıyor, tuhaf tuhaf sesler çıkarıyordu. Cengiz önce sağa baktı sonra sola. Ortalıkta kimsecikler yoktu. Hoşt, Hoşt ulan, deyip köpeği uzaklaştırmaya çalıştı. Palmiye ağacının dibindeki kırmızı toprakla daha çok el yıkayacaktı. Kara bir köpeğin gelip bir numaralı temizlik maddesinin üzerine pislemesine seyirci kalmaya niyeti yoktu. Tekrardan hoşt, dedi ardından yeniden. Köpeğin gitmeye niyeti olmadığını anladığında ise eline ceviz kadar taşı aldı atar gibi yaptı. Amacı korkutup kaçırmaktı. Kara kuru köpek önce kımıldamadı sonra sivri dişlerini gösterip hırlamaya başladı. Köydeki köpeklere yaptığı yerden taş alıp atar gibi yapma taktiği bu kara kuru köpekte işe yaramamıştı. Köpek dişlerini gösterip havlamaya başlayınca Cengiz de konteynır tuvalete doğru topuklamaya başladı. Bağırıyor, yardım istiyor ama etrafta kimsecikleri göremiyordu. Nefes nefese tuvaletin kapısına geldiğinde durup geriye doğru baktı. Köpek bırak kovalamayı, yerinden bile kımıldamamıştı. İşine odaklanmıştı. Palmiye ağacının etrafında bir iki tur attıktan sonra, kırmızı toprağın üzerine geze geze işemeye başladı. Köpek sanki, işçilerin ellerine toprak sürdüğü yerlere daha fazla işiyor gibiydi.
Yaş işemediyse ha, dedi Cengiz. Öğle arasında Botanikçi Teyfik ile yaptığı konuşmayı anımsadı. İşte bal gibide işiyordu köpek, hem de hortum gibi attırıyordu mübarek. Bir köpeğe bir de eline baktı. Ah sanırım bir kalıp yeşil sabun almalıyım, dedi yüzünü ekşitti. Tuvaletin basamaklarını birer birer çıkmaya koyulmuştu ki arkasından gelen sesle irkildi.
“Cengiz baksana bana sen!”
“Hıh senmiydin Hasan ağabey ben de sana geliyordum. Şey diyecektim.”
“Diyeceğini aklında tut önce ben konuşayım. Sökül bakalım yirmi lira.”
“Yirmi lira mı, ne diye ağabey?”
“Tuvaletin duvarını karalamışsın. Boya alıp boyatacağım.”
“Karalamış mıyım? Ağabey her giren bir şeyler yazmış ben neden boya parası ödüyorum?”
“Herkes yazmış ama kimse kendini ifşa etmemiş.”
“İfşa mı?”
“İfşa ya ifşa. Çorum’a gitmediysen Hitit aklını anlayamazsın, yazan benim seksenlik nenem mi sanki?”
“Çorum? Hitit?”
“He ya Hitit. Hadi sökül yirmi lira. Bir daha da yazacaksan kendini ifşa etmeden yaz.”
Aman, dedi mırın kırın ettin ama Formen Hasan’ın kapanından kurtulmayı başaramadı. Cüzdanından çıkardığı yirmi lirayı titrek elleriyle Formen Hasan’a uzattı. Formen Hasan bir saniye bile beklemeden yeşilliği eline aldığı gibi cebine indirdikten sonra nihayet Cengiz’in göbeği delinmiş elbisesini fark etti.
“Ulan o ne ki?”
“Ben de sana onu diyecektim ağabey.”
“O göbek deliğin düğümün doğuştan mı böyle?”
“Evet. Köy yolu kapanıp ebe gelemeyince, annem de bir santim fazla kesmiş göbek bağımı. Ama normalde böyle değildir. Matkap sıkıştırınca şişti.”
“Çocuk büllüğü gibi duruyor.”
“Aman Hasan ağabey dokunma, ağrıyor.”
“Yama et şu elbiseni gören yanlış anlayacak. Tövbe tövbe.”
“Edemem.”
“Ne diye edemezsin?”
“Şantiye doktoru birkaç gün açık gez dedi. Yara kurusun dedi.”
“Şantiyede doktor mu var?”
“Şey doktor demişken veteriner.”
“Hı, hele öyle de. Ben de sandım doktor felan. Hayırdır inşallah.”
“Ağabey ben sana asıl şey diyecektim.”
“De aslanım de. Çabuk söyle de bodruma ineceğim.”
“Hasan ağabey beni Rasim Usta’nın yanından alıp başka ustanın yanına verir misin?”
“Veririm aslanım veririm de…”
“E-e-e ağabey?”
“Sana pahalıya patlar.”
“O neden?”
“Şevket Bey’in kesin talimatı var. Her yer değiştirenden elli lira al dedi. Böylece iş aksamasının da önüne geçeriz dedi.”
“İşi aksatmıyorum ki.”
“Söyle bakalım bana. Seni başka ustanın yanına verirsem Rasim Usta’nın çırağı kim olacak? Yeni çırak gelene kadar kim ona yardım edecek. Hem herkes zırt pırt yer değişirse şantiye işleri nasıl yürüyecek. Burası şantiye şantiye, hanım koynu değil. Bırası ciddi bir müessesedir!”
“Aman Hasan ağabey. Ne bileyim ben. Tamam kızma. İstediğin elli lira olsun. Al buyur. Helali hoş olsun.”
“Bak senden bu parayı, alırken nasılda elim titriyor. Ah ulan ah. Bana kalsa kimseden beş kuruş almam. Hepinizin maaşına da iki misli yok yok üç misli zam yaparım. Ama işte olay bende bitmiyor.”
“Senin ne kadar iyilik düşkünü biri olduğunu bilmezmişim gibi konuşma ağabey. Daha bugün gelmeme rağmen bu şantiyenin Robin’i olduğunu hemencecik anladım. Senin gibiler başımızdan eksik olmasın.”
“Sağ ol aslanım sağ ol.” dedi, elliliği de cebine iliştirerek yoluna baktı.

“Kara Kuru Köpek anlatıyor…
Benim adım çok. Bazen kara it bazen sokak köpeği bazen de karabaş diyorlar. Bu isimlerin hangisini çok seviyorum, bilmiyorum. Belki hepsini seviyorum belki de hiçbirini sevmiyorum, bilmiyorum. Hitap şekline bağlı. Bağırıp çağırıp üzerime yürüyen, hoşt moşt diyen, taş fırlatanlar söylüyorsa sevmem. Ama kapı önüne kemikli kemiksiz et artığı koyanlar, kafamı okşayanlar diyorsa o zaman ayrı. Severim onları. Kollarım. Sahip çıkarım. İyiliği asla unutmam. Köpeklik öldümü sonuçta. Her neyse zamanımın çoğunu bu aralar şantiye etrafında geçiriyorum. Geceleri geziyorum, gündüzleriyse kanalizasyon borusunun içine kıvrılıp yatıyorum. Kara kuru olduğuma bakmayın iki kere hırsız kaçırmışlığım vardır benim. Geceleri didik yaparım, şantiye bahçesinde cirit atarım. Asık suratlı bekçi de sağ olsun bu iyiliğimi unutmaz bana günde iki kere yemek artığı getirir. Daha doğrusu getirirdi. Bayağıdır getirmiyor. Bunların bir patronları varmış adı da Şevket’mi ne. İşçiler çok yemek yiyor, çok yemek yiyen zıpkın gibi çalışamaz demiş bunlara verilen yemeği azalttırmış. Tabi işçiler kendi karınlarını zor doyurur olunca bana da kısmet çıkmaz oldu. Sağ olsun asık suratlı bekçi, bazen köşedeki büfeden ekmek alır önüme atar. Atar ama ben ekmek yemem ki. Köpeğim ben et yerim. Kırk yıllık köpeğin hiç tahıl yediği görülmüşmüdür. Atalarım görse beni kesin köpeklikten reddederlerdi. Huzur içinde uyusunlar. Aç kaldığım zamanlarda mecburen yiyorum ekmek. Başka çarem yok anlıyorsun değil mi? Neyse bu Şevket denen adam, işçilere verilen yemeği kıstığı yetmiyormuş gibi bir de tuvaletteki sabunu kesmiş. İşçiler ellerini çok yıkıyormuş, çok masraf oluyormuş, aman ne masrafsa. İşçiler sabunla ellerini yıkayamayınca aralarından biri toprak iyi temizler, demiş. Demez olaymış. O gün bu gündür, ortadaki palmiye ağacının dibine gelirler, pis elleriyle toprağı karıştırırlar sonra da silkeler giderler. Önceler bir iki kere havladım, burayı pisletmeyin dedim ama beni dinleyen kim. Bir bildiğimiz var ki burayı pisletmeyin diyorum. Bir ay önce, zar zor emeklerle aşırdığım bir butu aç kalınca çıkarırım diyerek bu palmiye ağacının dibine gömmüştüm. Bakmayın köpek olduğuma, temizliğe önem veririm ben. Öyle değer veririm ki gömümü sakladığım toprağı pisletmişlerse imkanı yok o sakladığım eti yiyemem. İşte bu işçilerde bunu yaptılar bana. Gömümü sakladığım toprağı leş gibi yaptılar. Ben de madem benim hayattaki tek varlığımı kirlettiniz ben de sizin ellerinizi kirletirim deyip, çaktırmadan toprağın üzerine işer oldum. Bir aydır işiyorum, kimseye yakalanmamıştım ama bugün yüzünü ilk defa gördüğüm, göbeğinde serçe parmağı olan biri beni fark etti. Hoşt moşt dedi ama biraz dişimi gösterip havlayınca kaçtı gitti. Pislediğimi ortalıkta söylerse yandım demektir. Sürerler beni bu şantiyeden. Aslına bakarsanız umurumda bile değil. Sürsünler, tabi planımı gerçekleştirdikten sonra sürsünler. Az kaldı onlara harika bir sürpriz hazırlıyorum. Çok yakında öğrenecekler.

Bölüm 3

Çok Yakında…

Murat Ali Ersan

Burayıda Beğenebilirsiniz

Yorum Yapılan İçerik “IRGAT ÜNİVERSİTESİ-BÖLÜM 1-2”

  1. sezai

    Çok Güzel Bir Başlangıç Devamı’da Gelir İnşallah

Yorum Yap

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.