Aşk Hikayeleri Hikaye 

On İki (3.Bölüm)

Ve aradan saatler geçti. Yokluğa sarılan adam, gerçeğin farkına vardı. Yukarıya baktı avazı koparcasına bağırdı. İnsanlar parktan kaçtılar. Kuşlar havalandı korkuyla, böcekler yuvalarına saklandı, kediler ve köpekler dostane bir şekilde yan yana gittiler. Yine yapayalnız kaldı adam. Bu şekilde on iki dakika kımıldaman durdu.
Ayağa kalktı adam, ayağını yere vura vura yürüdü mor salıncağa. Eğildi orada. Ve “Nerelerdesin?” dedi. Birden yağmur damlası vurdu gözüne. Gözyaşı dökülüyordu, şimdi ise kanayan gözüyle ağlamaya devam etti adam. Her tarafı yaralar içinde olan adama bir de gözleri yardım etmişti. “Gözlerim kan ağlıyor” deyimini gerçekleştirmişti yağmur.

Mavi salıncağa oturdu. Yağmurun ritmine ayak uydurarak sallandı. Biraz kendisi sallanıyor biraz da mor salıncak. “Ne kadar zayıflamışsın sevdiğim!” diye söylenip duruyordu mor salıncağı sallarken. Yok denilecek kadar hafifti, elleri hiç yorulmamıştı adamın. Yok denilecek hafifti! Çünkü, çünkü …

Uzaklardan bir kadın izliyordu adamı. Bu yine o kadındı. Adam fark etmiyordu. Zaten bu kanamış gözleriyle kimseyi göremiyordu. Sadece ufaklığı ve sevdiği kadının kokusu ile mor salıncağı ayırt edebiliyordu. Artık gözleri göremeyebilirdi adamın. Bu on iki saat sonra belli olacaktı.

Akşam olmak üzereydi. Yağmur artık sıkılmıştı yağmaktan; kesiliverdi. Kimsesiz insanlar toplandı -kimsesizler denirdi onlara-. Adamın üzerindeki palto çok dikkat çekiyordu. Kimsesizler adama doğru yürüdü. Zorla almaya çalıştılar paltosunu ancak şaşırtıcı bir şekilde kimsesizlere karşı gelebildi adam. O sırada sevdiğinin kokusu buram buram burnuna gelmeye başladı. Yağmur bu kokuyu açığa çıkarıyordu sanki ona inat. Sanki yakınlarda bir yerlerde gömülüydü. Kimsesizler, adama karşı koyamadı, bir anda kaçıverdiler. Buna sebep olan neydi acaba? Düşündü durdu adam. Bir cevap bulamadı…

Karşı koymuşluğun ardından ayağa kalkacak bir tutam enerji bile bulamadı bedeninde. Yerde sürünerek mor salıncağa gitmeye çalıştı. Ama engel olan bir şey vardı toprakta. Birden eline bir bez parçası çarptı. Adam aldı onu eline. Koklayıp durdu; sımsıkı sardı; gülümsedi; ağladı… Ve on iki adım olacak şekilde süründükten sonra mavi salıncağa geldiğini anladı. Biraz daha dayanmalıydı, mor salıncağa ulaşmalıydı…

Nihayet ulaştı. Önce ellerinden öptü sevdiğini; buz gibiydi. Sonra karnını okşadı; ıslandı eli…

Elindeki saate kanlanan gözleri yüzünden bakamaz oldu adam. Saatin camını kırmak istedi; saniyeleri bilmek için. Yapamadı, saat daha kötü olabilir ve bu durum saati hiçbir zaman bilmemesine sebep olabilirdi. Şansa bak ki yoldan bir çift geçiyordu ve saati sormuşlardı adama. Onlara doğru saati uzattı adam. Şaşkın bakışlar sergiledi birden çift. Bu saat tanıdık gelmişti. Ama konuşamadılar. “Saat, dokuzu on iki geçiyor” diyerek uzaklaştılar oradan. Adam ise hemen saati kulağına dayadı, saniyeleri saymaya başladı. Uyumuyordu, uyusa zamanı unutacaktı. Kimseyle konuşmadığı için de kimseye soramayacaktı. Şimdi ne yapmalıydı? Kanayan gözleri dinlenmeli ama zamanı da takip etmeli. O zamanı tercih etti. Neden mi? Gözleri görmüyordu zaten.

Sizce zaman bir anlam ifade eder miydi “O” yanında değilmişken? Zaman onsuz geçen bir kavram mı? Yoksa ona ulaşmak için sayılan bir kaç hayat mı?

Bir adam, bir sevilen ve bir ufaklık. Adam ise sadece onları görüyordu. Sevda körlüğü hastalığına yakalanmış ve tedavisi sadece…


Ali Karasürmeli
BİR DELİ ŞAİR

Burayıda Beğenebilirsiniz

Yorum Yap