Hikaye Yaşanmış Hikayeler 

SANA BAYRAM GELDİ Mİ?

Sandalyesini yolu direkt gören pencerenin hemen yanına çekti ve beklemeye başladı. İçinde dağ gibi biriken heyecanı bir türlü kontrol edemiyordu. Oysa kalbi büyük çaplı heyecanlara dayanamayacak kadar yaşlanmıştı. Yaşlanan sadece kalbi değildi.

En son aynanın karşısına geçtiğinde neredeyse kendisini tanıyamayacaktı. Bembeyaz saçın altında yarık yarık olmuş cilt hatları, puslanmış göz bebeği ve ufalmış vücudu onu kendinden bir kez daha soğutmuştu.  O günden beri aynanın karşısına geçmiyordu, kendi yansımasından olabildiğince uzak durmaya çalışıyordu. Bugün ise pencerenin camındaki yansımayı kafaya takmayacak kadar mutlu sayılırdı.

Bugün bayram günüydü ve çocuklarının kendisini ziyarete geleceği umuduyla sabahın erken saatinde kalkmış, güç bela banyosunu yapmış, beyaz gömleğini, ve on yıl önce aldığı takım elbisesini üzerine giymişti.Soluk kırmızı bir de kravatı vardı ama bir türlü bağlamayı becerememişti. Saatini kontrol etmek için kolunu kaldırdı. Saat sekizi elli geçiyordu. Onun asıl dikkatini çeken saatin akrep ve yelkovanları değil saatin kenarındaki yıllanmış çizik idi.
Ne zaman olmuştu bu çizik, sanki hatırlıyor gibiydi. Kolay değildi hatırlamak. Dile kolay otuz yılı devirmişti bu kol saati. Henüz gençken, karısı hayattayken ve çocukları ufakken almıştı bu kol saatini. Ne anılar gelip geçirmişti bu kol saati. Saatin yanındaki çiziğe dokunur dokunmaz yüzünde hafif bir tebessüm oluştu. Büyük kızı, o sıralar altı-yedi yaşındaydı. İlk karnesini babasına göstermek için koşa koşa geliyordu okul yolundan. Babası da kollarını açmış onu bekliyordu. Kızını sımsıkı sardı ve elleriyle havaya kaldırdı. O sıra, kol saatinin kordon pimi yerinden çıkmış ve kol saati asfalt zemine düşmüştü. İşte hatırladı. O çiziğin nasıl meydana geldiğini.

Bir süre hareket etmeden kol saatini izledi sonra derin bir iç çekip yola bakmaya devam etti. Ağaçlı yolun hemen başında iki yetişkin bir de çocuk gördü. Gözlerini fal taşı gibi açtı. Gelenlerin kim olduğunu bilmiyordu. Gözleri o kadar uzaktaki bir insanı ayırt edemiyordu. Fikir yürütmeye çalıştı. Gelen her kimse büyük kızı ve onun eşi olamazdı. Onlar neredeyse aynı boydalardı. Ancak gelenlerden iri yapılı olan, çok uzundu. Saçı omzunda olan kadın ise kısaydı, çok kısa değildi ama kısaydı. Hem onların iki çocuğu vardı. Belki oğlumdur, diye düşündü ancak yanıldığını, gelenleri tanımadığını huzurevi kapısına yaklaştıklarında anladı. Beklemeye devam edecekti.

Saat ilerledikçe huzurevindeki sesler de yükselmeye başladı. Yılın en kalabalık günlerinden birine tanık oluyordu huzurevi. Koridorda koşuşturan çocuklar, kahkahalar, bağırışlar… Neredeydi kendi torunları, bir gelse dedesini ziyarete, çok şey mi istiyordu, bilmiyordu. Hava kararana kadar bekledi pencerenin kenarında dalıp gitti uzaklara. Öyle dalıp gitmişti ki oda kapısının açılmasıyla bir anda irkildi. Odaya giren çocukları ve torunları değildi. Yan odasında kalan seksen iki yaşındaki Necmi’ydi. Bastonunun yardımıyla, ağır adımlarla gelip oturdu yanı başına. Bir süre ikisi de konuşmadı, sadece baktılar pencereden dışarı.

Necmi,
-Bugün bayram geliverdi mi sana?
-Gelmedi. Sana geldi mi?
-Yok ama belki yarın geliverir.
-Belki, dedi ve torunları için aldırdığı oyuncakları masanın üzerinden kaldırıp dolabına koydu. Çok geçmeden de tabldotta tuzsuz tatsız yemeği geldi. Yemeye çalıştı. Gözleri hala penceredeydi. Ziyaret saatinin bitmiş olmasına aldırmadan bekliyordu.

 

Murat Ali ERSAN

Burayıda Beğenebilirsiniz

Yorum Yap

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.